Çocukluğumun geçip gittiğinde ne zaman ısrar ettimse, bütün gelecek o anda silinivermiş ve benim elimde, kurşun askerlerin ayakta durabilmesine ancak yetecek bir taban kalmıştı sade.
Ya da sonbaharda gecelerin yeni yeni ayazlaması peşinden, sineklerin odaya gelmeleri ve oda sıcağında bir kerecik daha canlanmaları karşısında korkuyordum. Tuhaf bir şekilde kurumuş oluyor, kendi vızıltılarından ürküyorlardı; ne yaptıklarını artık doğru dürüst bilmedikleri görülüyordu. Saatlerce bir yere yapışakalıyor, kendilerini bırakıveriyorlardı; henüz yaşamakta oldukları akıllarına geldikçe kendilerini körü körüne bir yere atıyor, orada ne yapacaklarını bilemiyorlar, sağa sola sonunda her yana sürünüyor, yavaş yavaş bütün odayı ölümlüyordu.
Eskiden insan biliyordu (ya da belki de seziyordu) ki, meyvenin çekirdeğini taşıması gibi, ölümü kendi içinde taşımaktadır. Çocukların içinde küçük, yetişkinlerin içinde büyük bir ölüm vardı. Kadınlar, ölümü kucaklarında, erkeklerse göğüslerinde taşırlardı. O vardı işte ve ölüm, onların her birine garip bir ağırbaşlılık, sakin bir gurur verirdi.
"Ah, bayım," diyordu adam, "mesele kötü insan olmak değil, ama ışığı yitiriyor insan." Evet, ışığı, sabahları, kendini bağışlayan kişinin o kutsal masumluğunu yitirdik biz.