“Aslında Kantçılık haklı olsaydı bile, biz hiçbir zaman onu bilemeyecektik: ya "doğal ve önlenemez" ve "akıldan ayrımlanamaz" olan dogmatik yanılsama içinde kalacaktık ya da doğaları itibariyle, eleştiri çerçevesinin içinde yer alarak uzay, zaman, özdek, nedensellik, dünya, ben, Tanrı hiçbir zaman söylemimizin nesneleri olamazlar. Fakat her eleştiricilik gibi Kantçılık da parazit bir felsefedir. Nesnel olarak, dogmatiklerde bulunduğunu öne sürdüğü ve böylece kendi kendisini akladığı nesnellik yanılsamasından beslenir. Şayet Platon, Aristo, Descartes ya da Leibniz Tanrı'dan, dünyadan, ya da varlıktan söz etmemiş olsaydılar, tanımı gereğince, eleştiriciliğin söyleyeceği hiçbir şey olmazdı.
Fakat şimdi onların kendi sözlerini onlardan çalabilir, zira onların kendilerinin ne söylediklerini bilmediklerini keşfetmiş bulun-maktadır. Böylece eleştirel felsefe, metafiziği tiyatroya dönüştürmüştür. Aklın fikirlerini müteâl giysisine büründürmüştür, sonra da onları kurgusal sahnede birbiriyle savaştırmıştır. Programı "saf aklın yasalarının bir çatışmasının yol açtığı kopma ve yırtılma sahnelerini göstermekten ibaret değil midir?" Kantçı tiyatronun sunduğu gösteri Batılı entelektüelleri büyülemiştir. Sonunda, her şeyin üzerinde bilimci pozitivizmin, kendilerini düşürmeye hazır beklediği gülünç duruma düşmek korkusuyla, tiksindikleri gerçeğe ve varlığa herhangi bir angajman riski bulunmaksızın, düşünmeyi sürdürebilmelerini sağlayacak olan püf noktasının bulunmuş olduğuna gerçekten inanmışlardır. Müteâl sahnede, usta kuklacı oynattığı bu bilinçsiz kuklaların iplerini kendilerine gösterirken, büyük bir önem atfedip ve ciddiyet içinde teze karşı tez ortaya atarak, dogmatizmlerinin kolsuz üstlüğünün içinde kibirli bir hâlde karalara bürünmüş olanların arasında cereyan eden tartışmalara