Muhtemelen hepimiz oturmuşuzdur bir kez, ait olmadığımız sofralara; özellikle de içimizden en zekileri, en zor beslenebilenler, bilirler yediklerimiz ve aynı sofrayı paylaştıklarımız hakkındaki ani bir kavrayış ve hayal kırıklığı sonucu ortaya çıkan o tehlikeli dispepsiyi- tatlı niyetine gelen o mide bulantısını.
Sonunda hiç kimse, kitaplar da dahil olmak üzere, nesnelerden zaten bildiğinden fazlasını duyamaz. Yaşantılardan dolayı açık olmadığı şeye kulağı da açık değildir.
Çıkıp gitmek, bize açık olan ve belki mizacımıza da uygun düşen bu ihtimal-ki psikanaliz daha sonra buna, bir şeylerden kaçınma eğilimimizin tıpkı organizma içindeki bir makine gibi ne denli otomatik olduğuna vurgu yaparak “savunma mekanizması” diyecekti- nihayetinde bir şeyleri kaçırmaktır. Kurtulmanın getirdiği coşku, maruz kalınan kaybı her zaman dengelemez. Önümüze bakabilmek için neyi ardımızda bıraktığımızı düşünmemiz gerekir.
Basit bir haz-acı hesabıyla, kurtulmamız gereken tatminkarlıktan uzak nesne ile peşine düştüğümüz, tercih edilen, tatmin ihtimali taşıyan nesne arasında dengede durmaya çalışırız. Çıkıp gitmezsek neler olacağına ilişkin sözde bilgi, tamamlanmamış bir eyleme dair paradoksal bir bilgi olma özelliğini korur.