Buddha mutluluğun dış koșullardan bağımsız olduğu konusunda
modern biyoloji ve New Age akımlarla aynı düşünür fakat asıl önemli ve
derin içgörüsü, gerçek mutluluğun içsel duygularımızdan da bağımsız
olduğudur. Duygularımıza daha çok anlam yükledikçe, onların peşinden
daha çok koșar ve daha çok acı çekeriz. Buddha'nın tavsiyesi sadece dışsal başarıların peșinden koşmayı bırakmak değil, duygularımızın peșinden koşmayı da bırakmaktır.
Günlük hayatımızın büyük bir bölümünde olgun bir insan olduğumuza inansak da, mantıklı düşünme becerimizi, cesaretimizi, yaşadığımız dramları anlama çabamızı birden yok edip, bizi o ilkel çaresizliğe hapseden felaketlerle karşılaştığımızda birden hiç de olgun olmadiğımızı fark ederiz. Böyle anlarda güvendigimiz birilerine sanlmayı isteriz, yıllar önce sevecen yetişkinlerin yaptığı gibi biri bize sarılsa deriz. Bunu daha çok annemiz yapmıştır, fiziksel olarak korunduğumuzu hissetmişizdir. Saçlarımızı okşayıp iyi niyet ve şefkatle yüzümüze baktığında ve belki de ağzından yalnızca 'tamam
canım' sözü döküldüğünde.
Yetişkinlerden oluşan gruplarda bu tür özlemler dile getirilmese de, dinler bunları yeniden canlandırp normal bir duygusal
istek olarak nitelemeyi başarmıştır. (...) Farklı coğrafyalara ve inanç
sistemlerine ait bu dini figürler arasındaki benzerlikler çarpıcıdır. Bu
figürler, farklı kültürel kökenlerin bir dışavurumu olarak değil, insan ruhunun evrensel gereksinimlerine karşılık veren ölümsüz anneler olarak ortaya çıkmışlardır.