Dikkat! Bu öyküler sizde farkındalık ve nefret oluşturabilir.
Mine Söğüt; sert gerçekleri görmezden gelemiyor, sırtına yüklendiği bütün meseleleri acı bir küfür gibi çarpıyor suratımıza.
" Yazarak anlamaya çalışıyorum" diyor.
" Anlattıkça çoğalıyorum... "
Eserinde kimlik arayışına, toplumsal eleştirilere, insan ilişkileri üzerine derinlemesine düşüncelere, bireylerin içsel çatışmalarına, toplumun baskıcı yapısına yer vermiş; onları ince ince dinmeyen bir nefretle irdelemiş.
Yazarın ailesinden yana derin irinli yaraları var sanki, anlattıkça kanatıp rahatlatıyor kendini. Sonbaharda dalındaki yarısı kurumuş yarısı çürümüş yapraklar gibi dökülüyor öykülerine birer birer...
Ailelerin, komşuların, iktidarın, toplumun çürümüşlüğünü, kokmuşluğunu tiksindirerek okutuyor.
Neredeyse bütün öykülerinde çocuğunu döven öfkeli bir baba ve bunu susarak, ağlayarak izleyen bir anne çıkıyor yolumuza. Yazar babaya olduğu kadar anneye de tepkili. Komşular yaşanan bütün acılara ne kadar acı olursa olsun, bir perde gibi kapatıyorlar kendilerini.
Herkes bir yerlerde kendi içinde hapsedilmiş. Bizim dışarımız başkasının hapsolduğu bir yer aslında. Bir kafes, bir oda, bir ev, sokak,mahalle, şehir, ülke, dünya, evren... En zoru da insanın kendi kafesinden çıkmayı başarması.
Ailede herkes hapsediliyor ama kız çocuklarının kafeslerinin daha dar olduğunu vurguluyor.
" Biz erkeğiz," diyecek abim.
" Belki de o yüzden bizi eve kapattı onu kafese?" ( s.48 )
Aile için çocukların çok da önemli olmadığını bir kuş ölüsü kadar değeri olduğunu ceset ortadan kalkınca hemen unutulduğunu söylüyor.
Lağımların Aleksandrası hikayesinde iktidarı ve halkı yeriyor. Her şeyin portakalda vitaminken belli olduğunu ama biz beslemesek bile besleyenlere karışmadığımız için şimdi bir lağım çukurunda