Şafak, karanlığın aydınlığa hem en yakın olduğu hem de aydınlıktan sıyrıldığı en koyu vakti. Suçun suçsuzlarda arandığı, ast-üst ilişkisi içinde emirlere uyup vicdanın bir tarafa saklandığı, düzenin kanundan bağımsız işlediği bir dönem.
12 Mart yıllarını gören bir yazarın kaleminden çıkmış kurguyla karışık gerçekleri. Yoksa kurgudan soyunmuş gerçekleri mi demeliyim?
Kronolojik olarak bir günden bile daha kısa, akşamdan sabahı anlatan bir roman, kısacık bir gün. Bir günde neler yaşanmıyor ki, kısacık bir ömre neler sığmıyor? Genç yaşta 40 yaşlarında kanserden ölen yazar, o dönemlerde cezaevine de girmiş. Kaleminin gerçekliği burdan.
Adana'da yaygılarla döşeli toprak bir ev, sevinçle hazırlanmış yer sofrası, ortalıkta koşuşturan çocuklar, Çukurova'dan daha sıcak insanları ve bir tekme ile açılan tahta kapı... Bir zamanlar huzura açılan bu kapı, 12 Mart gibi bir tekmeyle savrularak huzursuzluğa açılır birden. Her şey yarım kalıverir; cümleler, aileler, hayaller ve insanlar. Yarısı boşlukta ne yapacağını şaşırmış, yarısı yükümlülükleri altında ezilerek ruhları düğüm düğüm olmuş. Hiç tamamlanamıyor insanoğlu hep biraz eksik...
Geri dönüşlerle, iç monologlarla, bilinç akışı ile yeri geldikçe tanıtılır karakterler.
Hiçbir eylemde bulunmayan sadece düşüncede kalan fikirleri yüzünden Oya da Mustafa da Hüseyin de suçlanırlar. Sıcak-soğuk, iyi-kötü oyunu ile çözülmekten, suçlu psikolojisi ile savunmaya geçmekten korkarlar, direnirler. Korku yerini, endişeye bırakır; ordan kalkar kuşkuya ordan keşkeye.
Bir cop bizim için sadece coptur; o dönemleri gören bir kadın için ise bir coptan çok çok daha fazlasıdır. İnsani yanını kapının girişinde bırakan vahşi, şevket düşkünü otomatların organlaştırdığı bir alettir.
Karanlığın yarattığı korkuyla her şeyden şüphelenmeye