Hayat,varlığın kalbine gizlenmiş devasa bir hiçlikten ibaret olsa da,aslında "dayanamam" dediğimiz her yükün altında nasıl dimdik durduğumuzu hayretle izlediğimiz amansız bir döngüdür.Bu döngüde verdiğimiz her zorunlu vazgeçiş, aslında yeni başlangıçların sancılı birer habercisidir;çünkü biz kaçtıklarımıza hapsolup korkularımızın esaretinde nefes alırken,dışarıdan devasa görünen dünyamızın hakikatte bir nokta kadar daraldığını ancak dudaklarımızdaki tebessüm çöktüğünde anlarız.
Bu daralmışlığın içinde,yolları gizemli ve yorucu bir labirentte ilerliyoruz;ruhumuz sükuneti arıyor ama durduğumuz yerden sonu göremediğimiz için hep bir belirsizliğe uyanıyoruz.Eğer bir anlığına tüm ihtimallere yukarıdan bakabilseydik, hangi sapağın uçuruma hangisinin düzlüğe çıktığını elbet bilirdik;zira bugün "doğru" kılığına bürünüp bizi yanıltan muazzam hatalar,aslında asıl hakikate ulaşmamız için önümüze serilen o saklı ve gizemli patikalardır.
Beden ve ruhun bir bütünken anlamlı olduğu söylense de,bu ayrıklığın bizi sürüklediği anlamsızlık içinde hayatı anlamlı kılmaya çalışmak beyhude bir çabadan öteye gitmiyor.Belki de bizi anlamsızlaştıran bu ayrıklık değil,ruhumuzu bedenimizden koparan o derin ve köklü anlamsızlığın ta kendisidir.Sahi bunca çabanın sonunda ne kadarımız kaldı bu dünyada?
Var olmaya çalıştıkça kaybolmaya doyuyor,bu "yokluk" içinde var gibi görünmekten yoruluyoruz. Bulamadıklarımızı aramaktan vazgeçtiğimiz o gün,herkesin "son" dediği o kapı çalındığında anlayacağız:Ölüm sahiden bir bitiş midir,yoksa gözlerimizi asıl hakikate açtığımız o büyük uyanış mı?