Süleymaniye medreseleri klasik Osmanlı dönemi boyunca en yüksek derecede eğitim veren kurumlardı. Süleymaniye talebesi aslında icazet almış, fakat kaza(yargı) veya ifta(müftülük) veya tedris(öğretim) mesleğine girmeden daha yüksek eğitim görmek isteyen gençlerdi. Bu talebelere "danişmend", Süleymaniye müderrislerine de "kibâr-ı müderrisîn" denirdi. Bu müderrisler kadılık yapmak isteseler, büyük merkezlere tayin edilmeleri veya kazaskerlik gibi makamlara geçirilmeleri gerekirdi. Süleymaniye'deki hoca ve talebe çevresi eleştirici ve kıran kırana rekabetçiydi. Softaların zor meseler sorup müderrisleri mahcup etmek gibi âdetleri vardı. Cevdet Paşa genç yaşında Süleymaniye'ye müderris olduğunda kendini sınamaya kalkan bu gibi gürültücü talebeleri cevaplarıyla mat etmişti. Şurası bir gerçektir ki Tanzimat'ın muhafazakâr veziri Cevdet Paşa hayatı boyunca yaptığı ve yazdığı nedeniyle, devrin medreseli kalabalığıyla pek uyuşamamıştır.
Süleymaniye'yi gezerken duygularımızda ve belleğimizde tarihi diriltiyoruz. Süleymaniye semti dar sokakları, fevkânî konak artıkları ve ara sıra rastlanan parmaklıklı pencereli duvarların ardındaki mescit ve mezarlıklarıyla, Osmanlı İstanbul'unun sakin fakat çarpıcı bir köşesidir. Yoğurtçu Sokağı'nda Molla Şemseddin Camii'nin haziresine gözlerimiz takılıyor; iki horasânî kavuklu mezar taşı, iki görkemli sanat eseri.. Birinin üstünde, "Hacegân-ı Divân-ı Hümâyun'dan Mevkufâtî Osman Efendi'nin ruhuna el-Fâtiha..." ibaresi yer alıyor. Tarih 1193 Şevval (1779). Yanında yine bir mevkufâtî efendi. Ötede gene mücevveze ve kâtibî kavuklu mezar taşları. Sanki mezarlıkta değil, Bâbıâli'nin devlet kokan kalemlerinden birindeyiz. Belli ki o devirde semtte oturan efendiler, ya ulemadan ya ketebedendi...
Bazılarımızdaki dikkatsizlikten ve ecnebilerin zararlı seciyelerini almamızdan, kuvvetli ve kudsî İslâmî milliyetimizle beraber herkes "nefsî! nefsî" demekle ve milletin menfaatini düşünmemekle ve menfaat-i şahsiyesini düşünmekle bin adam, bir adam hükmüne sukut eder.
مَنْ كَانَ هِمَّتُهُ نَفْسَهُ فَلَيْسَ مِنَ الْاِنْسَانِ لِاَنَّهُ مَدَنِىٌّ بِالطَّبْعِ
Yani: Kimin himmeti yalnız nefsi ise, o insan değil. Çünki insanın fıtratı medenîdir. Ebna-yı cinsini mülahazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayat-ı şahsiyesi devam edebilir. Meselâ: Bir ekmeği yese kaç ellere muhtaç ve ona mukabil o elleri manen öptüğünü ve giydiği libasla kaç fabrikayla alâkadar olduğunu kıyas ediniz. Hayvan gibi bir postla yaşamadığından ebna-yı cinsiyle fıtraten alâkadar olmasından ve onlara manevî bir fiat vermeğe mecbur olduğundan fıtratıyla medeniyetperverdir. Menfaat-i şahsiyesine hasr-ı nazar eden, insanlıktan çıkar, masum olmayan câni bir hayvan olur. Birşey elinden gelmese, hakikî özrü olsa o müstesna!.
(İLK HAYATI/Hutbe-i Şamiye/5.Kelime)
Tarihçe-i Hayat - 99
Bunu da teessüf ve teellüm ile size beyan ediyorum ki: Ecnebilerin bir kısmı, nasıl kıymetdar malımızı ve vatanlarımızı bizden aldılar. Onun bedeline çürük bir mal verdiler.
Aynen öyle de, yüksek ahlâkımızı ve yüksek ahlâkımızdan çıkan ve hayat-ı içtimaiyeye temas eden seciyelerimizin bir kısmını bizden aldılar. Terakkilerine medar ettiler. Ve onun fiatı olarak bize verdikleri sefihane ahlâk-ı seyyieleridir, sefihane seciyeleridir.
(İLK HAYATI/Hutbe-i Şamiye/5.Kelime)
Tarihçe-i Hayat - 99
Yeniçerilik kaldırılıktan sonra üniversitenin yerinde Seraskerlik kuruldu. 1828 yılında İstanbul yangınlarını anında tespit için
ünlü Bayezid Yangın Kulesi yaptırıldı. Mimarı, ünlü mimar ailesinden Senekerim Balyan'dı. Bugünkü meydan çıplak görünümlüydü.
Etrafı salaş lokanta ve dükkânlarla çevriliydi. Zaman zaman yıktırılan ,sonra tekrar türeyen bu salaş yerlerde ucuza iyi yemek yenirdi. O zaman İstanbul lahmacun ve sandviçi sevmezdi. Ya simitle nefis körletilir ya da doğru dürüst yemek yenirdi.
1930'larin üniversite muhiti bu lokantaları iyi tanır. Sırtını Bayezid Camii duvarına dayamış olan salaş lokantaların, daha doğrusu aşçí dükkanlarının en ünlüsü Bolulu Emin Usta'nın işlettiği Emin Efendi Lokantası'ymış. Ucuz leziz yemeklerini o yılların öğrencisi Necdet Selener anlatıyor (Milliyet, 19 Aralık 1987). Hem lezzetli hem ucuz yemeklerin başlıca müdavimi eli sıkı Alman profesörler ve onların tercümanı genç Türk doçentler. Kahkahalı ve şapırtılı yemeklerini, Küllük Kahvesi'ndeki kahve ve tavla izlermiş. Tabi Küllük'te devrin ünlü münevver Türklerinin sohbeti de oluyor. Prof. Mükrimin Halil ve diğerleri...