daralmak, sığamamaktır Şiraze
çıkar üzerimden dünya kostümlerimi benim
her gün kaç salâ verilir buralarda,
kaç isim okunur bilir misin?
bilir misin; kaç kere küçülür de büyür, büyür büyür de küçülürüm?
pır pır eden ve pır pır’ları kulağımdan hiç gitmeyen eski zaman nidâları kesiyor günümü parça parça.
Şiraze, buhranlarımı hafifletecek ilacım İstanbul tarihinde süzülen dolunayda.
nükseden tüm geçmişi renklendirsem de giysem üzerime, sonra kucaklasam en sevinçli nöbetlerimi, anımsarken de nemlenen örtülerimi sersem güneşe…
Şiraze, “pek güzel olmuşsun” desem de öpsem sandığımın atîka kokulu hayâl nakışlarından metânetimi yitirmeden.
birgün biri beni arasa da sorsa “nasılsın?” dese, ben de gül kokusu duymuş gibi olsam.
olsam Şiraze; olduğundan olsam, olmuşluğundan olsam; olabilmişliğinden, olurundan olsam…
kızmasam sana hiç, kızamasam böyle içimde akan dereleri kurutacak kadar, kuruyan derenin toprağına sarılıp ağlayacak kadar.
o kadar Şiraze, hepsi o kadar…
ne olduğumu bilmeden yaşayacak kadar uzak Şiraze
bana yer bulamayacak kadar hayelân Şiraze
tekinsizim, temkînsizim, teferruâtları bugüne dek sevmedim, belli ki sevememişim.
kendime kır çiçekleri aldığım günleri çok geride bırakıp kırlardaki çiçeklerin üzerinden geçmek mecbûriyetinden o kaybedişin verdiği hengâmeyi teskîn edememişim.
öteki dillerle söyledim, öteki ben’le söyledim; söyledim hep kendi ezgimi, kendimi söyledim Şiraze.
ben dinledim, ben dinledim, ben hep dinlemişim.
dinledikçe uzlet çıktı karşıma, halvet çıktı karşıma; hediye ettim “h” yi, hediye ettim bütün vartalarımı, hediye ettim bindiğim gemileri…
sonra “a”ları verdim postaya, “neden” ile başlayan bütün soruların önünü kestim de müclâyım Şiraze.
sebep ben, sebep sen, sebep biz Şiraze.
ben’i, sen’i; ben ve sen’den terekküb biz kimiz meğer