Kitaplar daha ilk sayfadan “Burada bir tuhaflık var” hissi verir ya… işte bu kitap tam olarak öyle. Sessiz sessiz ilerliyor ama insanın içini aşırı rahatsız eden bir havası var. Üstelik bunu bağırarak değil, fısıldayarak yapıyor.
Kitabın baş karakteri yaşlı bir seri katil. Evet, kulağa zaten yeterince ilginç geliyor ama asıl mesele bu değil. Adam Alzheimer olmaya başlıyor ve olaylar tam burada karışıyor. Çünkü okurken sürekli şunu düşünüyorsunuz: “Gerçekten olan şey bu mu, yoksa o mu öyle hatırlıyor?” Bir noktadan sonra karaktere mi güvenemiyorsunuz, kendinize mi, karışıyor.
Ben kitabı okurken sürekli diken üstünde hissettim ama klasik polisiye gerilimi gibi değil bu. Daha sessiz, daha psikolojik bir gerilim. Sanki her sayfada bir şey olacakmış gibi ama ne olacağını asla kestiremiyorsunuz. Kitabın en iyi yaptığı şey de bu bence: huzursuz etmek.
Bir de garip şekilde karaktere bazen üzüldüm. Düşünsene, bir seri katile üzülüyorsun. Kitap insanı tam olarak böyle rahatsız edici bir yere çekiyor. İyiyle kötünün sınırı iyice bulanıklaşıyor.
En sevdiğim şeylerden biri de anlatımının aşırı akıcı olmasıydı. Gereksiz detay yok, uzatma yok. İncecik kitap ama içinde kocaman bir karanlık taşıyor resmen. Hele son sayfalarda olaylar iyice zihnin içinde dönmeye başlıyor. Kitabı bitirince bir süre tavana bakıp “Ne okudum ben şimdi?” hissi geliyor gerçekten.
Karanlık atmosferli, psikolojik tarafı güçlü ve ters köşe his bırakan kitapları seviyorsanız bence hiç düşünmeden okuyun.
Bazı kitaplar daha başında sana “bu hikaye canını yakacak” hissini veriyor. Hamnet tam olarak öyle bir kitap. Ama ilginç olan şu: Bunu büyük olaylarla değil, küçücük detaylarla yapıyor. Bir evin içindeki sessizlikle, bir annenin bakışıyla, odalar arasında dolaşan görünmez bir eksiklik hissiyle…
Kitabın çıkış noktası zaten başlı başına merak uyandırıcı. Shakespeare’in 11 yaşındaki oğlu Hamnet ölüyor. Birkaç yıl sonra Shakespeare, Hamlet’i yazıyor. İsim benzerliği bile insanın içine tuhaf bir his bırakıyor. Maggie O'Farrell da tam bu boşluğun içine giriyor aslında: “O evde neler yaşandı?”
Ama kitap düşündüğüm gibi çıkmadı. Ben daha tarihî, daha “edebiyat dünyası” odaklı bir şey bekliyordum. Onun yerine kendimi bir ailenin en mahrem acısının içinde buldum. Ve dürüst olayım, bazı bölümleri okurken insan resmen boğazında bir düğümle kalıyor.
Özellikle Agnes karakteri… Uzun zamandır bir karakteri bu kadar canlı hissetmemiştim. Böyle klasik roman karakteri gibi değil de gerçekten yaşamış biri gibi duruyor. Bir sahnede çok güçlü, başka bir sahnede darmadağın. Çocuklarına yaklaşımı falan o kadar gerçek ki insan bazen okurken rahatsız olacak kadar yaklaşıyor hikâyeye.
Kitabın en etkileyici taraflarından biri de şu bence: Sürekli bir şey olacak hissi var ama kitap acele etmiyor. Yavaş yavaş kuruyor atmosferi. Ve o sakinlik içinde gerilim büyüyor. Özellikle hastalık kısmına yaklaşırken sayfaları daha hızlı çevirmeye başladım ben.
Bir de Maggie O'Farrell’ın dili acayip iyi. Öyle süslü süslü değil ama insanı içine çekiyor. Evin içindeki havayı, bahçeyi, kumaşların kokusunu bile hissediyorsun bazen. Kitabı okurken resmen soğuk taş duvarlı bir evin içinde dolaşıyormuş gibi oldum.
Ama bence kitabın asıl meselesi ölüm değil. Geride kalan insanların ne yaptığı. Aynı acının herkesin