Bazı kitaplar daha başında sana “bu hikaye canını yakacak” hissini veriyor. Hamnet tam olarak öyle bir kitap. Ama ilginç olan şu: Bunu büyük olaylarla değil, küçücük detaylarla yapıyor. Bir evin içindeki sessizlikle, bir annenin bakışıyla, odalar arasında dolaşan görünmez bir eksiklik hissiyle…
Kitabın çıkış noktası zaten başlı başına merak uyandırıcı. Shakespeare’in 11 yaşındaki oğlu Hamnet ölüyor. Birkaç yıl sonra Shakespeare, Hamlet’i yazıyor. İsim benzerliği bile insanın içine tuhaf bir his bırakıyor. Maggie O'Farrell da tam bu boşluğun içine giriyor aslında: “O evde neler yaşandı?”
Ama kitap düşündüğüm gibi çıkmadı. Ben daha tarihî, daha “edebiyat dünyası” odaklı bir şey bekliyordum. Onun yerine kendimi bir ailenin en mahrem acısının içinde buldum. Ve dürüst olayım, bazı bölümleri okurken insan resmen boğazında bir düğümle kalıyor.
Özellikle Agnes karakteri… Uzun zamandır bir karakteri bu kadar canlı hissetmemiştim. Böyle klasik roman karakteri gibi değil de gerçekten yaşamış biri gibi duruyor. Bir sahnede çok güçlü, başka bir sahnede darmadağın. Çocuklarına yaklaşımı falan o kadar gerçek ki insan bazen okurken rahatsız olacak kadar yaklaşıyor hikâyeye.
Kitabın en etkileyici taraflarından biri de şu bence: Sürekli bir şey olacak hissi var ama kitap acele etmiyor. Yavaş yavaş kuruyor atmosferi. Ve o sakinlik içinde gerilim büyüyor. Özellikle hastalık kısmına yaklaşırken sayfaları daha hızlı çevirmeye başladım ben.
Bir de Maggie O'Farrell’ın dili acayip iyi. Öyle süslü süslü değil ama insanı içine çekiyor. Evin içindeki havayı, bahçeyi, kumaşların kokusunu bile hissediyorsun bazen. Kitabı okurken resmen soğuk taş duvarlı bir evin içinde dolaşıyormuş gibi oldum.
Ama bence kitabın asıl meselesi ölüm değil. Geride kalan insanların ne yaptığı. Aynı acının herkesin
Ben sessiz dünyayı seviyorum. Şehirde yaşayamam. Çok gürültü geliyor. Bir sürü tabela, levha, insan ve onların yüz ifadeleri. Ben bunları çözümleyemiyorum. Korkuyorum...