Kitabını okurken insan, kısa ama sessizce derinleşen bir yolculuğa çıkıyor. Bu, yüksek sesle anlatılan bir hikaye değil; daha çok insanın içine doğru fısıldanan bir masal gibi. Bir adamın kraldan tekne istemesiyle başlayan bu sade öykü, ilerledikçe insanın kendi varlığına dair sorularla doluyor. Saramago, büyük olaylar anlatmıyor; ama küçük bir isteğin, bir ısrarın, bir inancın insan hayatında nasıl büyük anlamlar doğurabileceğini gösteriyor.
Yazarın dili yalın ama duygusuz değil. Aksine, kelimeler arasında güçlü bir melankoli ve umut hissi dolaşıyor. Noktalama işaretlerini alışıldık biçimde kullanmaması, okuru durmaya ve düşünmeye zorluyor; sanki her cümlede biraz nefes alıp kendi içimize bakmamızı istiyor. Bu yavaşlık, metni daha da insani kılıyor. Okurken acele edemiyorsunuz, çünkü hikaye sizden hız değil, farkındalık talep ediyor.
“Bilinmeyen ada” fikri, kalbime en çok dokunan yer oldu. Çünkü bu ada, haritalarda olmayan bir kara parçasından çok daha fazlası. İnsanın kendinde henüz tanımadığı, belki de cesaret edemediği yanlarını temsil ediyor. Herkesin “bütün adalar keşfedildi” dediği bir dünyada, hala bilinmeyen bir şeylerin varlığına inanmak başlı başına bir umut eylemi.
Adamın ısrarı bana şunu düşündürdü: İnsan bazen sadece başkalarına değil, kendine de inatla inanmak zorundadır.
Temizlikçi kadınla adam arasındaki bağ ise kitabın en sıcak, en insani tarafı. Büyük aşk cümleleri yok, dramatik sahneler yok; ama sessiz bir anlayış, birlikte yola çıkma cesareti var. Biri tekneyi arıyor, diğeri kapıları açıyor; sonunda aynı yolculuğun parçası oluyorlar. Bu da bana, insanın kendini ararken bir başkasının varlığıyla daha güçlü olabildiğini hissettirdi.
Bilinmeyen Adanın Öyküsü, bitirdiğinizde içinizde hafif bir hüzün ve derin bir umut bırakan bir kitap. Kısa olması