Sosyalizm ve İnsan Ruhu’nu okurken kendimi sürekli şunu düşünürken yakaladım: “Ben bu metni bir fikir yazısı olarak mı okuyorum, yoksa biri benimle hayat hakkında açık açık konuşuyor mu?” Oscar Wilde, daha ilk sayfalardan itibaren sosyalizmi anlatıyormuş gibi yapıp aslında beni insanın neye dönüştüğünü sorgulamaya zorladı. Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan şey bir ideoloji değil, huzursuz edici bir soru oldu: “Biz ne zaman kendimiz olmaktan bu kadar uzaklaştık?”
En çok şaşırdığım noktalardan biri, Wilde’ın hayırseverliğe karşı bu kadar sert oluşuydu. Normalde iyi ve ahlaklı saydığımız davranışları neredeyse bir sorun gibi ele alması beni durdurdu. Yardım etmenin, yoksulluğu ortadan kaldırmak yerine onu kalıcı hale getirdiğini söylediğinde içimde bir direnç oluştu. Ama sayfalar ilerledikçe şunu fark ettim: Wilde beni suçlamıyordu, beni rahatlatan düşünceleri elimden alıyordu. Belki de rahatsızlık tam olarak burada başlıyordu.
Kitabı okurken sosyalizm fikrinin kafamda sürekli şekil değiştirdiğini hissettim. Çünkü Wilde’ın savunduğu şey, benim alıştığım anlamda bir eşitlik ya da düzen fikri değildi. O, sosyalizmi bireyin düşmanı değil, tam tersine bireyin önünü açan bir şey olarak düşünüyordu. İnsanların sadece hayatta kalmak için çalışmadığı, yeteneklerini boğmak zorunda kalmadığı bir dünya… Bunu okurken ister istemez kendi hayatımı düşündüm: Ne kadarını gerçekten istediğim için yapıyorum, ne kadarını mecbur olduğum için?
Mülkiyet meselesi beni özellikle yakaladı. Wilde’ın “sahip olmak” üzerine söyledikleri, sanki sessizce omzuma dokundu. Sahip oldukça özgürleştiğimizi sanıyoruz ama Wilde’a göre tam tersi geçerli: Sahip olduklarımız bizi yönetmeye başlıyor. Okurken şunu fark ettim; korumaya çalıştığım şeyler yüzünden kaç ihtimali kaçırdığımı hiç düşünmemişim.
Metnin
Bir Kadın’ı okurken sık sık durup kendi annemi düşündüm. Annie Ernaux bunu özellikle istemiş gibi değil ama kitap tam olarak bunu yapıyor insana: seni kendi hikayenin içine çekiyor. Annesini anlatırken aslında “anne” denen o karmaşık figürü, sevgiyle mesafe arasındaki o tuhaf dengeyi anlatıyor. Okurken şunu fark ediyorsun: Bazı kadınlar sevilmeyi değil, dayanmayı öğrenmiş.
Ernaux’nun annesi güçlü bir kadın ama bu güç parlatılmış, ilham verici bir güç değil. Daha çok hayata tutunmak için sertleşmiş bir güç. Okur olarak onu bazen sevmesi zor, hatta itici bulabiliyorsun. Ama tam da bu noktada metin feminist bir yerden konuşuyor: Çünkü kadınları sevimli olmak zorunda bırakmıyor. Annesinin öfkesini, kontrol etme ihtiyacını, suskunluğunu gizlemiyor. “İyi anne” anlatısını bilinçli olarak dağıtıyor.
Beni en çok yaralayan şey, anneyle kız arasında açılan o sessiz mesafe oldu. Kız büyüdükçe, okudukça, dili değiştikçe anne geride kalıyor. Ama bu bir terk ediş değil; daha çok suçlulukla karışık bir uzaklaşma. Ernaux bunu yazarken kendini temize çekmiyor. Annesinden utanmış olabileceğini, ondan kaçtığını açıkça söylüyor. Bunu bir kadının başka bir kadına — üstelik annesine — karşı dürüstlüğü olarak okudum.
Feminist açıdan bakınca şunu çok net hissediyorsun: Annesinin hayatı seçimlerden çok zorunluluklardan oluşuyor. Sevgi gösterememesi, sertliği, hırsı; hepsi yaşadığı sınıfın, kadın olmanın ve yoksunluğun sonucu. Ernaux bunu bildiği için annesini yargılamıyor ama onu idealize de etmiyor. Aradaki bu denge metni çok sahici kılıyor.
Kitap bittiğinde büyük bir rahatlama gelmiyor. Tam tersine, içte hafif bir sıkışma kalıyor. Çünkü insan fark ediyor ki annelerimizi çoğu zaman ya kutsallaştırıyoruz ya da suçluyoruz. Ernaux üçüncü bir yol açıyor: Anlamaya çalışmak. Bu yol daha zor,