Zaman Çarkı’nı okuduğum dönemi çok net hatırlıyorum. Hayatımda bazı şeyleri geride bırakmaya çalıştığım, bazı kararların ağırlığını hala üzerimde taşıdığım bir zamandı. Kitabı elime aldığımda bir hikaye arıyordum; sayfalar ilerledikçe fark ettim ki karşıma çıkan şey bir hikayeden çok benimle ilgili sorular.
Jeff Winston 43 yaşında ölüyor ve yeniden 18 yaşına dönüyor. Geleceği biliyor, olacakları hatırlıyor. Okurken sık sık durup şunu düşündüm: Ben o yaşa dönsem neyi değiştirirdim? İlk aklıma gelenler büyük şeyler oldu; yanlış insanlar, kaçırılan fırsatlar, söylenmeyen sözler… Ama kitap ilerledikçe anladım ki mesele büyük kararlar değilmiş. Asıl yük, küçük anların farkına varamamakmış.
Jeff her yeni hayatta daha “doğru” yaşamaya çalışıyor. Daha bilinçli, daha kontrollü. Ama ben okurken şunu hissettim: Kontrol arttıkça hayatın tadı azalıyor. Bazı anlar vardır; ne olacağını bilmediğiniz için güzeldir. Jeff bu bilinmezliği kaybettikçe ben de kendi hayatımda güvenli olanı seçtiğim anları hatırladım. Ve bunun bana neye mal olduğunu…
Kitabın en can yakıcı tarafı ilişkilerdi. Aynı insanları tekrar tekrar sevmek ama hiçbir seferinde her şeyin yerine oturmaması… Bir noktada kitabı kapattım ve uzun süre bakakaldım. Çünkü bazı duygular ne kadar tanıdık olursa olsun, doğru zamanda yaşanmadığında eksik kalıyor. Bunu Jeff’ten çok önce ben öğrenmiştim, ama Grimwood bunu yüzüme bir kez daha söyledi.
Zaman Çarkı bana umut vermedi. Ama dürüst davrandı. “Bir daha şansın olsaydı her şey düzelirdi” demedi. Aksine, her tekrarın biraz daha yalnız, biraz daha yorgun olabileceğini gösterdi. Kitabı bitirdiğimde içimde tuhaf bir sakinlik vardı. Değiştiremediklerimle barışmaya benzer bir his.
Bu kitap bana şunu bıraktı: Hayatın değeri, onu geri alamayışımızdan geliyor. Belki de bu yüzden bazı
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Bazı kitaplar vardır, bittiğinde kapağını kapatırsın ama zihnin hala sayfaların arasında dolaşır. Kayboluş benim için tam olarak öyle bir kitaptı. Ken Grimwood, bu romanla insana çok basit ama bir o kadar da zor bir soru soruyor: Hayat sana bir kez daha yaşama şansı verseydi, gerçekten her şey daha mı iyi olurdu?
Hikaye, Jeff Winston’ın beklenmedik ölümüyle başlıyor. Ama bu bir son değil. Jeff, bir anda kendini gençliğinde buluyor. Üstelik geçmişte neler olacağını hatırlayarak… İlk anda kulağa heyecan verici geliyor, değil mi? Kim istemez ki hatalarını düzeltmeyi, kaçırdığı fırsatları yakalamayı, “keşke” dediği anlara geri dönmeyi?
Ama Kayboluş tam da burada durup nefes aldırıyor. Çünkü Grimwood, bu fikri bir dilek masalı gibi anlatmıyor. Aynı hayatı tekrar tekrar yaşamak, sandığımız kadar kolay değil. Daha fazlasını bilmek, her zaman daha mutlu olmak anlamına gelmiyor. Hatta bazen tam tersine; insanı daha yalnız, daha yabancı hissettirebiliyor.
Kitabın en sevdiğim tarafı, bana sürekli şunu düşündürmesi oldu: Sorun gerçekten yanlış seçimler mi, yoksa seçmek zorunda olmak mı? Jeff’in her yeniden başlangıcı, “bu sefer tamam” duygusuyla başlıyor ama hayatın o tanıdık karmaşası bir şekilde yine yolunu buluyor.
Grimwood’un dili sade ve akıcı. Büyük büyük cümleler kurmuyor ama söyledikleri ağır. Bu yüzden kitap çok hızlı okunuyor; fakat etkisi uzun sürüyor. Özellikle ilişkiler, kaçırılan anlar ve tutunulamayan hayatlar anlatılırken içten bir hüzün hissediliyor.
Kayboluş, zaman yolculuğundan çok insan olma hâli üzerine bir roman. Daha doğru yaşamak, daha iyi biri olmak ve tüm bunların mümkün olup olmadığı üzerine sessiz ama güçlü bir sorgulama sunuyor.
Kitabı bitirdiğimde kendimi şu soruyu düşünürken buldum:
“Belki de hayatı zor yapan, tek şansımızın olması değil… Ne
Üç çeşit despot vardır. Beden üzerinde baskı kuranlar. Ruh üzerinde baskı kuranlar. Ve hem ruh hem beden üzerinde baskı kuran despotlar. İlkini Prens diye anarız. İkincisi Papa'dır. Üçüncü ise toplum, yani Halktır.