Bunun üzerine delikanlı, her şeyi yazmış olan El'e doğru döndü. Ve daha ağzım açıp tek sözcük söylemeden, evrenin sessizleştiğini ve hep böyle sessiz kalacağını hissetti. Bir sevgi coşkusu fışkırdı yüreğinden ve ağlamaya başladı. Şimdiye kadar hiç yapmadığı bir duaydı bu, çünkü sözcüksüz bir yakarıydı ve hiçbir şey istemiyordu. Koyunlarına bir otlak bulduğu için şükretmiyordu; daha fazla kristal satmak için yakarmıyordu; rastladığı kadının dönüşünü beklemesini dilemiyordu. Oluşan sessizlikte çölün, rüzgârın ve Güneş'in de El'in yazmış olduğu işaretleri aradıklarını, kendi yollarını izlemek ve zümrüt parçasının üzerine kazınmış olan şeyi anlamak istediklerini anladı. Bu işaretlerin Yeryüzü'nde ve Uzay'da dağılmış olduklarını, görünüşte hiçbir varlık nedenleri ve anlamları bulunmadığını; ne çöllerin, ne rüzgârların, ne güneşlerin ve ne de insanların niçin yaratılmış olduklarını bilmediklerini biliyordu. Ama El'in bütün bunlar için bir nedeni vardı ve yalnızca o, bu mucizeleri gerçekleştirebilir, okyanusları çöle ve insanları rüzgâra dönüştürebilirdi. Çünkü bir yüce iradenin, Evren'i, dünyanın yaratılışının altıncı gününün Büyük Yapıt'a dönüştüğü noktaya götürmüş olduğunu yalnızca bu El anlıyordu. VE DELİKANLI, EVRENİN RUHU'NA DALDI VE EVRENİN RUHU'NUN, TANRI'NIN RUHU'NUN PARÇASI OLDUĞUNU GÖRDÜ VE TANRI'NIN RUHU'NUN, KENDİ RUHU OLDUĞUNU GÖRDÜ.
Kitabı biraz önce bitirdim, karşıma koydum. Bakıyorum. Bir yandan bakıyorum, bir yandan düşünüyorum bir yandan da anlamaya çalışıyorum. Bunca verilen bilgiyi, öğütü anlamaya çalışıyorum. Kitabı bitirdiğimde allak bullak olsam da sükunet yaratmaya çalışıyorum beynimde. Yanlış anlamayın kitap kötü sonla bitmedi aksine mutlu sonun mükemmel telaffuzu ile bitti. Böyle mutlu bir son göremedim ben efendim. Erişmişliğin, mutluluğun, kendi istedikleri doğrultusunda gitmenin, bilmenin ve pişmenin mutluluğuyla son buldu kitabımız. İçinde kendimden milyonlarca parça bulduğum, karakterinin bana benzediğini düşündüğüm bir kitap bu Simyacı. Yanlış anlamayın hayatımda hiç hazine rüyası görmedim, dünyayı dolaşmak istemedim, paramı çaldırmadım, başımdan bu kadar ders alabileceğim bir olay geçmedi veya bir simyacıyla tanışmadım ama sizin -okuyanların- da öğrendiği gibi bir işaret, bir benzetme, en küçük benzetme bile bir diğerinin aynısı. Onu yaratan da aynı, bunu yaratan da. Kitaptan alıntı yapabileceğim gibi "Her şey bir tek ve aynı şeydir." Bu sözde de kendimi buldum, Paulo Coelho'nun en ufak bir simgenin bile mesaj içerdiğini yazdığında da. Belki saçma gelicek ama çocukluğumdan beri bir kalemi şuradan alıp şuraya belli bir nedenle koymamın bile bana öğrettiği bir bilginin olduğunu düşünürdüm. Eskiden insanların böyle küçük olaylardan ders çıkaracağını veya çıkardığını düşünmediğimden bu fikrin aptalca olduğunu sandım. Sonrasında oturup düşündüğümde ise "insan her zaman ders çıkarmak ve hayatının istikametini değiştirmek için en büyük vuruşunu bekliyor ben en büyük vuruşumu beklemeyeceğim, hazırlıklı olacağım" diye kendime bu fikri telkin etmeye çalıştım. Bir süre sonra bu fikir de uçup gitti, ben de en büyük vuruşu beklemeye başladım. Bu kitap bana verdiğim kararı hatırlattı, beni