Ey Yusuf, gözleri görmeyen Yakup'a gel. Ey gözlerde gizlenmiş olan İsa, sen de şu gök kubbenin üstünden bir görün.
•Ayrılıktan ötürü gündüz karardı, gece gibi oldu. Gönlüm yay gibi idi, inceldi ok gibi oldu. Dertli Yakup ihtiyarladı, ey genç Yusuf artık gel.
•Ey İmran oğlu Musa! Senin Hakk'a yalvarman için, ne Tûr-ı Sînâ'lar var! İsrail oğulları buzağıya tapıyorlar. Artık Tûr-ı Sînâ'dan dön!... Bizi kurtarmaya gel!
•Benzim safran gibi sarardı. Boynum büküldü, çene düştü. Beden mezarında sıkıştım kaldım. Ey ruhu darlıktan kurtaran, rahata kavuşturan! Gel, beni benden, beni bedenden kurtar!
•Hz. Muhammed'i gözleyen gözüm gamınla sana müştakım diyor. "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." ayetinin sırrı, gel de o dağınık saçlar arasından yüzünü göster!
•Ey sevgili, ilacım da sensin, çarem de sensin. Yüz parça olmuş gönlümün nûru da sensin, çaresiz gönlümde senden başka ne varsa hepsi yok oldu, beni kimsesiz bırakma! Gel!
Kalbin niyetiyle dilin niyeti arasındaki köprü kısmet idi elbette. İnsan bir şeye niyet edebilir, başka bir şeyi de dile getirebilir, kısmet bu ikisini birleştirebilirdi.
“Saadet zamanı; avluya doğru oturmuşuz, sen ve ben. Endamımız çift, sûretimiz çift, rûhumuz tek, sen ve ben. Bulandıran palavralardan âzâde, gamsız bir keyif, sen ve ben. Sen ve ben, ne sen varsın ne de ben, bir olmuşuz aşk elinden.”
Etrafınıza bakın, her yerden kan damlıyor. Toprak inliyor, su haykırıyor, rüzgar uğulduyor. Niçin? Hep Fırat ve Dicle'nin sularıyla sulanan bu mübarek toprak, şimdi niçin bir taziye sessizliği içinde kanla sulanıyor?