Sorel

İyi bir şeydir insanın uzaktan bakabilmesi hayata, Ve anlayabilmesi hayatın kendini nasıl algıladığını, Ayakta kalabilen, atıldıktan sonra tehlikenin kollarına, Fırtınalarda ve rüzgârlarda yolunu bulabilmiş birisidir. Ama güzelliği tanımış olmaktır daha da iyisi, Bütün bir hayatın düzeni ve yüceliği olan güzelliği, Harcanan çabaların zahmeti mutluluğun kaynağı olduğunda, Ve bilmek, zaman içindeki onca zenginliğin adını. Yeşillenmekte olan ağaç, dallarla örülü zirve, Gövdenin üstündeki kabuğu saran çiçekler, Tanrının doğasından gelme bir hayattır hepsi, Çünkü üzerlerine eğilmiştir göğün bütün rüzgârları. Ama meraklı insanlar kalkıp sorduklarında bana, Bütün bunları hissedebilme cesaretinin anlamını, Ne olduğunu kaderin, yücenin ve kazancın, derim ki O zaman, hem yaşamak, hem de düşünmektir yaşadığını. Eğer doğa yalın ve dingin yaratmışsa birini, Bu bir uyarıdır insanoğluna neşeyle bakmam için, Neden? Çünkü korkutur bilgeleri bile açıklık dediğin, Ancak başkaları da gülüp şakalaşıyorsa tadabilirsin neşeyi. Erkeklerin ciddiyeti, zaferler ve tehlikeler, Kültürden ve bilinçten kaynaklanmadır bunların hepsi, Hedef ise tektir: İyilerin en yücesi, Kendisini varlığıyla ve güzel kalıntılarla belirler Hölderlin
Reklam
Şendir dönüşü gemicinin yuvaya sakin akıntının üstünde, Uzak adalardan, bereketli olmuşsa hasadı; Öyle dönerdim ben de yurda, toplayabilseydim İyilikleri acılar kadar. Hölderlin
Dolaysız kesinliklerin olduğuna inanan, zararsız, kendini gözleyen insanlar var; örneğin, “düşünüyorum” ya da Schopenhauer’ın kör inancında olduğu gibi “istiyorum”: Sanki bilgi, burada nesnesini saf ve çıplak olarak kavramış, “kendi başına şey” gibi, ne özne ne de nesne tarafından yanlışlanmaya uğramıyor. Ama, “dolaysız kesinlik”, “mutlak bilgi” ve “kendi başına şey”, bir contradictioin adjecto32 içerir, yüz kez söyledim: Şu, sözcüklerin ayartmasından kurtulalım artık! Halk bilginin bir sonuç bilgisi olduğuna inana dursun, filozof kendine seslenmelidir: “Düşünüyorum” önermesiyle dile getirilen süreyi çözümlediğimde, kanıtlanması güç, belki de olanaksız bir dizi atak savlar görüyorum, - örneğin, düşünenin ben oluşu, düşünen bir şeyi olması gerektiği, düşünmenin, bir neden olduğu, bir "ben"in var olması ve sonunda düşünmenin gösterdiği şeyin zaten belirlenmişliği - düşünmenin ne olduğunu bilirim. Çünkü, kendimde onun ne olduğuna karar vermemiş olsam, tam şimdi olup bitenin, belki de “isteme” ya da “duyma” olup olmadığını hangi ölçüyle belirleyecektim? Kısaca, “düşünüyorum” savı, ne olduğunu belirlemek için, “diğer bilgilerle”, geriye dönüşlü bağlantısı yüzünden, şimdiki durumumun, bildiğim diğer durumlarla karşılaştırdığımı varsayar. Her ne olursa olsun, benim için dolaysız kesinlik yoktur
Geldik turpun büyüğüne
Fizyologlar, kendini koruma güdüsünün, organik varlığın nasıl güdüsü olduğunu ileri sürmeden önce iyice düşünmeliler. Her şeyden önce, canlı olan, kuvvetini üzerinden atmak, boşaltmak ister. Yaşamın kendisi, güç istemi- : Kendi korumak onun dolaylı ve sık rastlanır sonuçlarından biridir. - Kısaca, burada, her yerde olduğu gibi, gereksiz amaçsal ilkelere dikkat! - kendini koruma iç güdüsü gibi (onu Spinoza’nın tutarsızlığına borçluyuz). Çünkü, özünde, ilkelerin tutumluluğu olması gereken, bir yöntem hükmüdür.
“Doğanın ölçüsüne göre” yaşamak mı istiyorsunuz? Ey siz soylu Stoacılar, ne de aldatıcı sözler böyle! Doğa gibi bir varlığı düşünün, ölçüsüzce savursun, ölçüsüzce kayıtsız, amaçsız ve niyetsiz, acımasız ve adaletsiz, hem bereketli hem kısır hem de kesin olmayan; bir güç olarak kayıtsızlığın kendisini düşünün - bu kayıtsızlığın ölçüsüne göre nasıl yaşayabilirdiniz? Yaşamak -bu, kesinlikle doğadan başka bir şey olmayı istemek değil mi? Yaşamak, değerlendirmeyi, tercih etmeyi, haksız olmayı, sınırlı olmayı, farklı olmayı istemek değil mi? Üstelik, “doğanın ölçüsüne göre yaşamak” sözü, temelde “yaşamanın ölçüsüne göre yaşamak” anlamına gelse bile, buna uymamak nasıl elimizde olabilirdi ki? Kendinizin ne olduğundan, ne olması gerektiğinden yola çıkan bir ilke koymak niye? - Aslında durum, oldukça değişik: Yasalarınızın esaslarını doğadan devşirdiğinizi, kendinizden geçercesine coşkuyla savunsanız da, burada tersine bir şey istiyorsunuz; sizi gidi müthiş oyuncular, kendi kendilerini kandıranlar siz! Kibriniz, doğayı, hem de doğanın kendisine ahlakınızı, idealinizi katmak, dikte etmek istiyor: doğanın “Stoanın ölçüsüne göre” olması gerektiğini talep ediyorsunuz; bütün varlığın yalnızca kendi kafanıza göre olmasını diliyorsunuz - Stoacıların bitmeyen müthiş övünme ve genelleştirmesi olarak! Bütün hakikat aşkınızla, kendinizi böylesine uzun süre, öylesine inat ve hipnotik katılıkla doğayı yanlış, yani Stoacı açıdan görmeye zorluyorsunuz, artık onu, bir daha başka türlü göremeyinceye dek - bilmem hangi temelsiz kuruntu, sizi zırva bir umuda sürüklüyor. Çünkü kendinize zulmetmeyi biliyorsunuz - Stoacılık kendi kendine zulümdür-, öyleyse, doğaya da zulmedilebilir, çünkü Stoacı da doğanın bir parçası değil mi?... Ama, bu eski ve hiç bitmeyen bir hikaye: Eskiden Stoacılarla ortaya
Reklam