"Geçer mi meyl-i girye çeşm-i gam nişânımdan
Sabah olmakla,
gün doğmakla,
geçmekle şebi-i yeldâ"
Yitik bir zaman içinde nâzenin bir ân şeb-i yeldâ. Ânın kırılışındaki tespit noktalarını kavrayabilmek gecenin karanlığında saklıdır. Çünkü gece örtendir, gece mahremdir. Gecenin en karanlığında parlayan Leylâ'nın bir şûle-i şafak bekleyişidir geceyi fecre kadar uzatan.
Bir sabah, bir gündüz ve bir güneş vardır diyor merhum Sezâi Karakoç, geceye yenilmeyen her insana ödül olarak...
Derinlerdeki hakikat arayışının en dinamik eylemidir bekleyiş. Bekleyiş direniştir. Direniş yenilgiye karşı verilen nârin bir mücadeledir. Bekleyişte kaybedilen istikâmet vuslatın hakikatini zedeler. Vuslatın hüsrana dönüşmesi istikametten sapmakla olur.
Vuslat ayrılığın ardında, peki vuslatın ardında ne var?!
"Dönüyorum, karşımda gülümsüyor karanlık
Başımda şeb-i yeldâ yıldızları dönüyor."
Karşılaştırma fırsatı olmadığı için hangi kararın daha iyi olduğunu sınamanın bir yolu yok. Olaylar nasıl gelişirse öyle yaşıyoruz, önceden uyarılmaksızın, rolünü ezberlemeden sahneye çıkan bir tiyatro oyuncusu gibi. Yaşam öncesi ilk prova yaşamın ta kendisiyse, ne değeri olabilir yaşamanın? Yaşamın hep bir taslak gibi olması da bundandır işte. Yok, "taslak" da tam anlatamıyor demek istediğimi, çünkü taslak bir şeyin ana çizgileriyle belirmesi demektir, bir resmin az çok ortaya çıkmasıdır, yaşamımız dediğimiz taslaksa hiçbir şeyin taslağı değildir, bir resmin resme dönüşmeyecek ana çizgileridir.
"Einmal ist keinmal," diyor Tomas kendi kendine. Sadece bir kere olan şey, diyor Alman özdeyişi, hiç olmamış sayılır. Yaşanacak bir tek hayatımız varsa eğer, onu hiç yaşamamış da olabiliriz, fark etmez.