Sofie'nin Dünyası’nın en güçlü yanı kesinlikle kurgusu oluyor. Felsefeyi anlatmak zaten zor bir işken, bunu bir gizem hikâyesinin içine yerleştirmek büyük bir cesaret istiyor. Gaarder bunu öyle ustaca yapıyor ki okur bir an bile sadece “ders” okuduğunu hissetmiyor. Sürekli bir merak duygusu canlı kalıyor.
Başlangıçta sıradan görünen mektuplar, zamanla çok katmanlı bir yapıya dönüşüyor. Hikâye ilerledikçe gerçeklik algısı kırılmaya başlıyor. Okur, Sofie ile birlikte sadece filozofları değil, kendi varlığını da sorguluyor. Kurgu adım adım genişliyor ve bir noktadan sonra kitap kendi sınırlarını aşarak metnin içinde yeni bir metin yaratıyor. Bu katmanlı yapı gerçekten hayranlık uyandırıyor.
Bazı felsefi bölümler daha yavaş ilerliyor olabilir. Özellikle düşünürlerin görüşlerinin yoğun şekilde aktarıldığı kısımlarda tempo düşüyor. Ama olay örgüsünün arka plandaki büyük planı o kadar güçlü ki okur bu yavaşlığı tolere ediyor. Çünkü her bilginin ileride kurguya hizmet ettiğini fark ediyorsun.
En etkileyici tarafı ise finalde ortaya çıkan bütünlük hissi. Başta küçük ve basit görünen detayların aslında büyük yapının parçaları olduğunu görmek, kurgunun ne kadar titizlikle inşa edildiğini gösteriyor. Bu yüzden kitap sadece öğretici değil, aynı zamanda edebi olarak da tatmin edici bir deneyim sunuyor.