Bu kitap bitirdiğimde sadece durdum ve herşeyi gözümün önünden geçirdim ve açıkçası sonunu böyle beklemiyordum. Martin’in o karanlık sulara kendini bırakışı, o intiharı benim içimde gerçekten tarifsiz bir sızı bıraktı. Resmen içim yandı...
Aslında her şey o meşhur "üst sınıfa" girme, "adam olma" hırsıyla başladı. Martin, sırf Ruth’a yaranabilmek için kendini paraladı. Ama gel gör ki, o çok istediği zirveye çıktığında gördüğü manzara tam bir fiyaskoydu. Martin okudukça fark etti ki; o hayran olduğu zenginlerin dünyası aslında koca bir boşlukmuş . İnsanlar sığ düşünceli ve empati yoksunuydular . Martin ve onun sınıfındaki insanların izdirabini acısını anlamayan değilde işine gelmeyen kör numarası yapan aristokratlardi! Hayatım boyunca bencil insanlardan nefret ettim ve bu yüzden kitabın bu kısımları beni zorladı.
Burada asıl üzüldüğüm nokta Silva oldu. Ben gerçekten Silva ile evleneceğini sanmıştım, her şeyin sonunda o samimiyete sığınır diye ummuştum ama Martin o saf sevgiyi elinin tersiyle itip Ruth’un peşinden koştu. Oysa Ruth, eğitimiyle Martin’i büyülese de aslında o dünyanın içinde hiç oturmamış bir karakterdi. Onun bunun yönlendirmesine açık bir oluşmamış karakterdi.Martin’in dehasını anlayamayacak kadar dar görüşlüydü ve sadece toplumun beklentilerine göre hareket eden sığ bir liman olarak kaldı.
Kitabı okurken dipnotlar benim için ayrı bir dünya açtı. O dipnotlar sayesinde Jack London'ın kendi gerçek hikayesinin Martin'le nasıl harmanlandığını adım adım görüyoruz. London aslında Martin'i anlatırken kendi yoksulluğunu, kendi reddedilişlerini ve o meşhur yazarlık hırsını sayfalara dökmüş. Dipnotları takip ettikçe, kurguyla gerçeğin nasıl iç içe geçtiğini, yazarın kendi geçmişiyle nasıl hesaplaştığını daha iyi anlıyorsunuz. O notlar olmasa, Martin’in o sancılı