Bir olay karşısında her insan aynı tepkiyi vermek zorunda değildir, veremez de. Herkes aynı hissetseydi, insanı insandan ayıran ne kalırdı? Bu yüzden empati eşiği yüksek bireyler olmalıyız; olaylara kendi kalıplarımızla veya toplumsal düşüncelerle değil, bizzat o kişinin gerçekliğiyle bakmalıyız. Albert Camus, bu duruma Meursault karakteriyle muazzam bir örnek verir. Meursault, dış dünyaya karşı kendini hissizleştirmiş biridir: Annesinin ölümü onu yasın karanlığına boğmaz, Marie’nin sevgisi onda coşkulu bir mutluluk yaratmaz; ne Salamano’nun köpeğine uyguladığı şiddeti durdurur ne de bir kadına şiddet uygulanırken polisi aramaya tenezzül eder. Bunlar kuşkusuz toplumsal açıdan 'yanlış' görülen davranışlardır. Peki, ama bunda Meursault’nun suçu ne? Bu, sadece onun yaradılışından gelen bir mizaçtır. İnsanlar ise ona anlam vermek veya yardımcı olmak yerine yalnızca yargılamayı seçerler. Kendiyle doğrudan ilgisi olmayan bir kavgaya karışıp mahkeme karşısına çıktığında, asıl yargılanması gereken işlediği suç olması gerekirken; oklar annesinin ölümüne kayıtsız kalmasına çevrilir. Topluma ters düşse de bu durum onun kişiliğidir ve elinde olan bir şey değildir. Bir insanın karakterini davaya dahil etmek ne kadar doğrudur? Savcı, hakim ve jüri üyeleri, birini sırf yaradılışı ve karakteri yüzünden ölüme sürüklemekte ne kadar haklı olabilir?
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu - Bir Kadının Hayatından 24 Saat En büyük deliliktir aşık olmak; insanın hayatını elinden alıverir.Kendi hayatını hiçe sayıp, sevdiğinin öyküsünde bir figüran olmayı bile isteye tercih edersin. Karşındakinde suç aramazsın, yaptıklarına hep bir kılıf uydurursun. Ancak bu durum ağır gelmez mi insana? Sen ömrünü birine adarken, onun seni hiç tanımamasıyla nasıl başa çıkılır? Aşk, takıntıya savrulmadığı sürece güzeldir. Takıntı aşk demek değildir; sevgiyle değil, sahip olma amacıyla beslenir. Amacın olduğu yerde ise aşk barınamaz. Çünkü aşk, hem sebebi olmayan hem de sonucu belirsiz olandır.