Subutay

Subutay
@SubutayErlik
Güney Kore'nin 1950'lerdeki kalkınma stratejisi ithal ikamecilikti, yani tüketim ve yatırım mallarını dışarıdan ithal etmek yerine muadillerini yurt içinde üretmeye öncelik veriliyordu. Sanayileşmenin ilk dönemlerinde "Üç Beyaz'a odaklanıldı: kumaş, şeker ve un (un üretmek pirinç yetiştirmekten daha kolaydı). Bu sektörlerdeki köşe başlarını tutan işadamı Lee Byung-chull, "Üç Yıldız" -Korece adıyla Samsung- adlı şirketini sömürge döneminde kurmuştu. İthal ikamecilikte öne çıkan diğer şirketler ise 1958'de ilk yerli dinamiti üreten Hanwha ile 1959'da Kore'nin ilk radyosunu üreten Goldstar'dı (daha sonra Lucky Goldstar adını alan şirket bugün LG olarak biliniyor). Fakat Park'ın gözü daha yükseklerdeydi; ithal ikamesi değil ihracat istiyordu ve ihracat ürünlerinin de peruk ve kumaştan daha değerli şeyler olması gerekiyordu. Ayrıca -Samsung'un uzmanlık alanı olan- hafif sanayi yeterli değildi, ağır sanayi de gerekiyordu. Bunun için de temel hammadde ürünleri olan çimento ve çeliğe ihtiyaç vardı. Park'ın aklındaki modellerden biri Japonya olsa da en büyük ilham kaynağı Batı Almanya'ydı. 1964 yılında Park, kendi ülkesi gibi bölünmüş, fakat 1945'ten beri hızla toparlanmakta olan Almanya'yı ziyaret etti. Park, Batı Almanya'nın otobanlarından çok etkilendi, nirengi noktası onlar olacaktı. Daha sonra da bu yolları kullanacak olan arabalar üretilecekti elbette. Ayrıca arabalar için çelik, yedek parça ve benzin gerekliydi. Kısacası önce yollar inşa edilecek ve sanayileşme de yolların etrafında büyüyecekti. Park'ın planı buydu. Bu planı finanse edebilmek için Park'ın dövize ihtiyacı vardı, fakat Amerikan yardımları 1958 yılında zaten zirvesine ulaşmıştı. O tarihten sonra Güney Kore'nin dolar rezervleri inişe geçti. Dolayısıyla Güney Kore ilk ihracat ürünü olarak yegâne kaynağını
Sayfa 37 - Metropolis Yayınları·Kitabı okudu
Reklam
16 Mayıs 1961 günü Seul sokaklarında insanlar kavşak ve köprüleri kapatan askeri araçları şaşkınlıkla izlerken, hükümet binaları ve basın-yayın kuruluşları asker kaynıyordu. Olup bitenlere komuta eden kişi, yanında ağır silahlarla donanmış paraşütçü birliği, üzerindeki haki mont ve gözünde güneş gözlüğüyle kameralar karşısına çıkan sert çehreli bir generaldi. Öngörülü fakat pragmatik, Japon yanlısı fakat milliyetçi, elini kana bulamış fakat ulus inşa etmiş bu adamın büyük planları vardı. Kore'ye gelmiş geçmiş en kalıcı miraslardan birini bırakan bu kişi, Park Chung-hee idi. 1917 yılında köylü bir ailede doğan Park, daha doğmadan şansı arkasına almıştı: Annesi hamileliğini sonlandırmaya çalışmış, fakat başarılı olamamıştı. 1.65 boyundaki bu adam bitmek tükenmek bilmez bir enerjiyle doluydu. Kısa bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra gönüllü olarak Japon ordusuna katıldı, Mançukuo Harp Okulu ile seçkin Tokyo Harp Okulu'nu bitirdi, sonra da pek çok sömürge subayı gibi Kore Cumhuriyeti Ordusu'na katıldı. Diğer sağduyulu Koreliler gibi o da sola göz kırpıyordu: 1948'de ordu içindeki komünist bir hücrenin lideri olduğu suçlamasıyla şaibeli bir şekilde hapse atıldı. Şansı bir kez daha yüzüne güldü ve üstleri Başkan Rhee ile görüşerek infazını iptal ettirdi. (Bazı kaynaklarda yoldaşlarına ihanet ederek kurtulduğu iddia ediliyor.) Savaş sırasında tugay komutanlığına yükseldi, ardından ABD'deki Fort Sill kışlasında ağır silah ve lojistik eğitimi gördü. 1961 yılında Kore Cumhuriyeti Ordusu'nun harekât komutanı olmuştu.
Sayfa 31 - Metropolis Yayınları·Kitabı okudu
O dönem dikkatlice dayatılan siyasi istikrarın güzel bir örneği, samurayın yönetici şoguna ve kendi toprak sahiplerine karşı sorumluluklarından doğan, olası gerginlikleri gösteren kırk yedi ronin'in gerçek öyküsüne yansıdı. 1700'de, daha az feodal bir toprak sahibi olan Ako, şogun sarayının içinde daha yüksek sınıftan bir toprak sahibinden hakaret işitince kılıcını çekti ve düşmanını yaraladı. Saray sınırları dahilinde kılıç çekmek ölüm cezasını gerektiren bir suç olduğu için, Edo yetkilileri daha alçak sınıfın toprak sahibine harakiri yapmasını emretti ve onun bölgesini sahiplendi. Onun sadık feodal askeri hizmetkârları (Ako-gishi) samuray konumlarını kaybettiler ve mülkleri ellerinden alındı. Bu ronin'lerden kırk yedisi, efendilerinin rezil olmasına neden olan daimyo'lardan intikam almaya yemin etti. Bu tür bir intikam eylemini tahmin eden polisin kuşkularını gidermek için bekleyişe geçtiler. Liderleri şüphe uyandırmamak için avare bir hayat sürer gibi yaptı. Sonunda, iki sene sonra bir kış gecesi ronin'ler Edo'da tekrar toplandılar ve toprak sahibinin eski düşmanının ve konutunda ikamet eden birçok askeri hizmetkârın kafasını keserek intikam aldılar. Adaleti ele geçiren ronin'ler şogun otoritesine meydan okudular, ama özverileri ve toprak sahibine olan bağlılıklarıyla kahraman oldular. Çapraz akımlara yakalanan bakufu bir sene boyuca bu davayı tartıştı ve sonunda ronin'lerin harakiri yapmalarına izin verdi. Bugün, ulusal bir tapınak hâline gelen bir Tokyo mabedinde, kırk yedi ronin yan yana gömülüdür.
Sayfa 111 - İnkılap Kitabevi·Kitabı okudu
Dataizm insan deneyimlerini veri örüntülerine eş tutarak, anlam ve otoritemizin temel kaynağını sarsıyor ve belki de 18. yüzyıldan beri benzeri görülmemiş dini bir devrimi müjdeliyor. Locke, Hume ve Voltaire gibi düşünürlerin döneminde hümanistler "Tanrı insanın hayal gücünün bir ürünüdür," diyordu. Dataizm, hümanizmi kendi silahıyla vuruyor: "Tanrı'nın insanın hayal gücünün bir ürünü olduğu doğru, ancak insanın hayal gücü de biyokimyasal algoritmaların bir ürünü." 18. yüzyılda hümanizm tanrımerkezci dünya görüşünü insanmerkezci bir yaklaşıma dönüştürerek Tanrı'yı dışladı. 21. yüzyıla geldiğimizdeyse Dataizm insanları dışlayarak insanmerkezci yaklaşımı verimerkezci bir görüşe dönüştürecek gibi duruyor.
Sayfa 406 - kolektif kitap·Kitabı okudu
Hollywood'daki bilimkurgu filmlerinin en heyecanlı sahnelerinde insanlar istilacı uzaylıların filolarıyla çarpışır, isyankar robot ordularına ya da insanlığı imha etmeyi amaçlayan bir süperbilgisayara direnir. İnsanlığın sonu yakın görünür. Ancak son anda, tüm zorluklara rağmen insanlık uzaylıların, robotların ve süperbilgisayarların aklına gelmeyen, asla idrak edemeyecekleri bir şey sayesinde tüm savaşlardan muzaffer çıkar: sevgi. Son âna dek süperbilgisayar tarafından kolaylıkla kontrol edilmiş, kötü robotların kurşunlarıyla delik deşik olmuş kahramanımız, sevgilisi sayesinde durumu tersine çevirerek Matrix'te hiç beklenmedik bir çıkış yapar. Dataizm bu tür senaryoları düpedüz aptalca bulur. "Hadi oradan," der Hollywood senaristlerine, "Bula bula bunu mu buldunuz? Sevgi mi? Platonik kozmik bir aşk bile değil hem de, iki memeli arasındaki bedensel, şehvete dayalı bir çekim mi çözüm diye bulduğunuz? Her şeyi bilen bir süperbilgisayarın ya da tüm galaksiyi ele geçirmeyi başarmış uzaylıların bu hormonal heyecan karşısında şaşıracağını mı düşünüyorsunuz?"
Sayfa 406 - kolektif kitap·Kitabı okudu
Reklam