Ormanın içinde yürümeye gidiyorum, kederli bir sesini ağladığını duyuyorum, sesin geldiği yöne doğru koşuyorum ve bir kadına tecavüz etmek üzere olan bir adam görüyorum. Yasalar adamı öldürmeme izin vermiyor. Yasalar, sadece meşru müdafaa durumu söz konusu olduğunda öldürmeme izin veriyor. Burada meşru müdafaa ile söylenmek istenen, sadece kendi hayatım tehlikede olduğu sürece bu yasanın geçerli olduğu. Yasalar babamı, oğlumu, en yakın arkadaşımı kurtarmak için veya sevdiklerimi şiddet ve tecavüzden korumak için birini öldürme hakkı tanımıyor. Kısacası yasa saçmalıklarla dolu. Kendine saygı duyan hiç kimse eylemlerinin yasalar tarafından belirlenmesine izin vermez.
Bu arada bütün yasal haklara rağmen pek çok kadın hala dayak yediği, kadın sığınma evlerinin dolup taştığı, doğuda genç kızların aile meclisi kararıyla idam edildi gerçeklerini saklayacaktım elbette. Çünkü bunları konuşmak milli gururuma dokunuyordu. Hem bütün bunlar gerçeğin tümü değil, sadece bir parçasıydı.
Gelen her yabancı ile ilk karşılaşma öncesi, genellikle kendimi hazırlardım. Bu ihtiyara da, yüzümde yapmacık bir gülümseme ile diğerlerine verdiğim cevapları verecektim: Cumhuriyet diyecektim, devrimler diyecektim, Türkiye'de kadınların seçme seçilme hakkını Avrupa'daki birçok ülkeden önce aldığını, üniversite hocalarının yüzde kırkının kadın olduğunu anlatacaktım. Bu ülkede yarım asırdan fazladır fes giyilmediğini, erkeklerin dört kadınla evlenmediğini, Türklerin Arap olmadığını, İstanbul'da çöller ve develer bulunmadığını, kışın soğuktan herkesin kıçının donduğunu ve bunlar gibi bir sürü cümleye ardı ardına sıralayacaktım.