Balzac, Dickens ve Dostoyevski adında üç temel başlığa ayrılmış. Yazarların yaşamları ya da yazar kimlikleri kronolojik bir sırayla bilgilendirilmemiş. Stefan Zweig, bu yazarların daha çok yaşadıkları çevrenin etkisiyle edebiyat dünyalarını şekillendirmeleri üzerinde durmuş. Bunu önsözünden itibaren anlayabiliyoruz. Orada şöyle bir cümle geçiyor; “Balzac toplum dünyasını, Dickens aile dünyasını, Dostoyevski bireyin ve insanlığın dünyasını anlatır.
Balzac’ın ansiklopedik değer taşıyan eserlerinden, Dickens’ın iyimserliğinden ve Dostoyevski’nin zorlu hayatından çokça bahsedilmiş.
“Fyodor Mihailoviç Dostoyevski bir yoksullar evinde doğar. Daha ilk anda ona hayatının yeri gösterilmiştir; toplumun dışında, hoş görülen, hayatın dibine yakın bir yer, ama insani kaderin tam ortasında, acıya ıstıraba ve ölüme komşu bir yer.” diyor Stefan Zweig. Ne kadar da acı ama gerçek bir tanım.
“Dostoyevski yoksulluğun kırbacı altındayken bile tek tek sayfaların üzerinde saatlerce çalışır, karısı açlıktan ölmek üzere olmasına ve ebenin parası henüz verilmemiş olmasına rağmen Budala'yı iki kez yok eder. Mükemmelliğe olan istemi sınırsızdır, ama yoksulluk da sınırsızdır.” Dostoyevski’yi Dostoyevski yapan şey de bu sanırım. Eserlerine yansıyan bu trajedi onu günümüze kadar ulaşan büyük bir yazar yapmış. “Ne şartlar altında çalıştığımı bir görseler. Benden kusursuz şaheserler bekliyorlar, oysa ben en acı, en sefil sıkıntılar yüzünden alelacele yazmak zorundayım." demiş. Sanırım bu alıntılar her şeyi anlatmaya yetiyor.
Bu eserde sadece Balzac, Dickens, Dostoyevski’nin değil Puşkin, Shakespeare, Emile Zola, Goethe, Tolstoy gibi ünlü yazarların da yer yer birbirleriyle karşılaştırıldığını okuyoruz.
Balzac, Dickens ve Dostoyevski’nin eserlerini okumuş, hayatlarına ve ne yazdıklarına ilgi duyan