Her insanın kendine göre varacağı bir zirve noktası vardır. Oraya eriştikten sonra yokuş aşağı inmeye başlarsın. Bu düşüşün çaresi yoktur. Ve o zirve tam olarak neresidir, bunu kimse bilemez. İyi gidiyorum derken bir bakarsın düşüşe geçmişsin. Ne zaman olacağını kimse bilemez. Kimisi de on iki yaşında o zirveye ulaşır. Ondan sonra da artık sessiz sakin bir yaşam sürer. Ya da ölene kadar zirveye doğru yükselmeye devam edersin. Bazıları zirvede ölür. Pek çok şair ve besteci, fırtınalı hayatlar sürer, hızlı bir yükselişten sonra da daha otuzuna varmadan ölür. Bir de Pablo Picasso gibiler vardır; sekseninden sonra bile güçlü resimler yapan, sonra da huzur içinde ölenler. Böyle şeyler önceden bilinmez.
Michaels zamanının doğuşundan bu yana kendi aleminde sessiz sedasız bir köşede dururken ansızın yerinden alınıp rasgele elden ele fırlatılan bir taş, bir çakıltaşı gibi. Çevresinde olup bitenlerin pek farkında olmayan, kendi içine ve iç yaşamına kapanmış, sert, küçük bir taş. Tüm bu kurumlardan, kamplardan, hastanelerden ve Allah bilir daha kim bilir nerelerden bir taş gibi geçiyor. Savaşın bağırsaklarından da… Türünü sürdürmeyen, doğmamış bir yaratık. Kimi bulgulara göre benden yaşlı olduğunu tahmin etmeme karşın onu gerçek bir insan olarak düşünemiyorum.