... ancak yeni bir hayatın şafağı ışıyacak, hakikat galip gelecek ve bizim sokağımıza da bayram gelecektir. O günleri göremem ben, gebermiş olurum, ama birilerinin torunlarının çocukları elbet görecektir. Onları bütün kalbimle selamlıyor, onlar adına sevinç duyuyorum!
Karşınıza engeller çıkacaktır; başarısızlıklara uğrayacaksınız, düşmanlarınız veya davanızın düşmanları zaferler elde edeceklerdir, yılmayın, sönmeyin! Pes etmeyin! Ellerinizi asla kendiniz indirmeyin!Başarısızlığa uğradığınız veya engellerle karşılaştığınızda hiçbir zaman, ‘Biz başladık, denedik, mücadele ettik ama hiç destek göremedik...’ demeyin! ‘Adım başı bir engelle ve bir düşmanla karşılaştık’ demeyin. Ağzınızdan asla böyle sözler çıkmasın! Elbette, karanlıklar ruhu gelip söndürecektir ama siz yeniden tutuşturacaksınız. Bir kez sönmüşse bir kez daha tutuşturun! Üç kere... beş kere... yedi... yüz... bin kere!
Kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine,
Sevginin kepaze edilmesine,
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine.
Kötülere kul olmasına iyi insanın?“
Bu daima böyleydi. Ne kadar ciddi başlarsa başlasın, burada her iş en beklenmedik neticelerle biterdi. Bu kahvenin bir adım ötesinde yüzde yüz gibi bakılan bir hesap, burada birdenbire en hafif ihtimal şekline girer, bir yığın gidip gelmeden sonra talihin bir alayı olurdu.
Hülasa bu abes denen şeyin bataklığı idi. Ve ben farkında olmadan boynuma kadar ona gömülmüştüm.Sanki çok tüylü, yumuşak bir yığın kol ve kanatlı, insanı adeta bitmez tükenmez gıdıklamalar, kısık gülüşler ve haz baygınlıkları içinde sömürüp tüketen bir hayvanın eline düşmüşüm gibi bu manasız aleme gömüldüm. Hiçbir şeyin birbirini tutmadığı ve her şeyin en şaşırtıcı şekilde birbirine bağlı olduğu bir dünyada, bilmediğimiz bir yerde kopan bir fırtınanın getirdiği enkazdan yapılmış bir panayırda imişim gibi yaşamaya başladım. Bu fırtına nerede kopmuştu? Hangi tuhaf ve zıtlarla dolu alemleri yağma etmiş, yahut nasıl karmakarışık bir armadayı didik didik böyle savuşturmuş ki bize kadar getirip önümüze yığdığı şeylerin hiçbirini asıl kendi çehrelerinde tanımamıza imkan yoktu. Her şey hokkabaz şapkasından çıkar gibi birbirinin peşinden, birbirine takılı geliyordu. Bu yaşanırken çok rahat, sonradan üzerinde düşünülünce bir kabus gibi sıkıcı bir şeydi.