İşte o anda anladım ki,bir ananın mutluluğu,milletin mutluluğundan doğuyor,aynı kökten olan ağacın dalları gibi bir kökten geliyor.Kaderi de onun kaderiyle bir oluyor.
Albert Camus’nün Yabancı romanını okurken en çok hissettiğim şey, insanın dünyaya ne kadar yalnız bırakıldığı oldu. Meursault bana duygusuz biri gibi gelmedi; aksine, rol yapmayı reddeden biri gibi geldi. Annesinin cenazesinde ağlamaması, sevgisini büyük sözlerle göstermemesi… Bunlar onun suçu değil, sadece olduğu gibi oluşuydu.
Cinayet sahnesinde bile büyük bir nefret ya da plan yok. Sanki hayatın anlamsız akışı içinde bir kırılma anı var. Ama mahkemede fark ediyoruz ki Meursault işlediği suçtan çok, toplumun beklentilerine uymadığı için yargılanıyor. Ağlamadığı için, üzülmediği için, “normal” davranmadığı için…
Bence Camus burada bize şunu düşündürüyor: Hayatın kesin bir anlamı olmayabilir. İnsan bazen sadece yaşar, hisseder ya da hissetmez. Meursault’nun sonunda ölümü kabullenirken hissettiği o tuhaf huzur, bana hayatı olduğu gibi kabul etmenin bir özgürlük olduğunu düşündürdü.
Belki de asıl soru şu: Toplumun istediği gibi davranmadığımızda gerçekten suçlu mu oluruz, yoksa sadece biraz “yabancı” mı? Okurken bunu kendinize sormanızı isterim.
Ayrıca Zeki Demirkubuz’un Yazgı filmide bu romandan esinlenmiştir.Romanı seven,filmi izleyebilir.