Görünüşe bakılırsa, çoğu erkekler, kadına başka yoldan sahip olamayacakları için evlenirler; çoğu kadınlar da bir erkeğe sahip olmadan evlilik durumuna geçemeyecekleri için kocaya varırlar.
Bazen arabayla gezerken şehiri baştan aşağı insanlarla süzüyorum. Şehir yine aynıydı; gri, yorgun ve birbirine tahammülü kalmamış insanlarla dolu. Herkesin yüzünde görünmez bir savaş vardı sanki. Kimse kimseye çarpmadan yürümüyor, kimse kimseyi gerçekten dinlemiyordu. Ama en kötüsü şu olmuştu: insanlar artık sevmekten çok kendini kanıtlamaya çalışıyordu.
Bir kafeye oturdum. Karşı masada iki kız vardı. Saatlerdir telefon ekranlarına bakıp insanların hayatlarını konuşuyorlardı. Birinin ağzından şu cümle çıktı:
“Arabası yoksa zaten konuşmam.”
O kadar rahat söylemişti ki… sanki insan değil de ürün seçiyordu.
Bir süre sonra yan masaya iki erkek geldi. Onlar da başka türden aynı kibri taşıyordu. Sürekli para, mekan, kız, ego… biri diğerinin lafını kesmeden konuşamıyordu. İçlerinden biri yüksek sesle güldü:
“Kanka duygusal davranırsan kaybedersin.”
İşte tam o an içimden bir şey çöktü.
Çünkü herkes birbirine üstün gelmeye çalışıyordu ama kimse gerçekten mutlu görünmüyordu.
Türkiye’de ilişkiler artık iki insanın birbirini anlaması değil, birbirini ezmeden ayakta kalma yarışına dönmüş gibiydi. Kadınlar sürekli “daha iyisini bulabilirim” düşüncesiyle yaşıyor, erkekler ise duygularını saklamayı güç sanıyordu. Kimse samimi olamıyordu çünkü samimiyet burada zayıflık gibi görülüyordu.
Bir kız sevince “fazla bağlandı” deniyordu.
Bir erkek içini açınca “ezik” oluyordu.
Sonra herkes neden yalnız olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Sokakta yürürken çiftlere bakıyorum bazen. Yan yana yürüyorlar ama aralarında kilometreler var. Çocuk birbirini değil, telefondaki bildirimleri kontrol ediyor. Kız sürekli başka hayatlarla kendi hayatını kıyaslıyor. Kimsenin olduğu yerden memnunluğu yok.
En acısı da şu:
İnsanlar artık karaktere değil, oluşturduğu vitrine âşık oluyor.
Birinin kalbi nasıl diye