Küçük Kadınlar’ı okurken kendimi yalnızca bir hikâyenin okuru değil, March ailesinin evinde yaşayan görünmez bir misafir gibi hissettim; Meg’in düzenli ve sorumluluk sahibi tarafında “olmam gereken” kişiyi, Jo’nun kurallara sığmayan özgür ruhunda “olmak istediğim” kişiyi, Beth’in sessiz ama derin iyiliğinde saf kalabilmenin ne kadar zor ve kıymetli olduğunu, Amy’nin zamanla olgunlaşan hayallerinde ise insanın büyürken yaptığı hataların aslında kendini tanımanın bir parçası olduğunu gördüm. Savaşın ve yokluğun gölgesinde geçen bu hikâye, bana mutluluğun büyük zaferlerden değil, küçük fedakârlıklardan, sabırdan ve birlikte ayakta kalabilmekten doğduğunu hissettirdi; kimi zaman yavaş ilerleyen ve öğüt verir gibi konuşan anlatımına rağmen romanın sıcaklığı beni içine çekti ve karakterlerle aramda gerçek bir bağ kurdurdu.
Özellikle Jo’nun yazma tutkusu ve kendi yolunu seçme cesareti, hayatımda ertelediğim hayallerimi düşünmeme neden oldu; Beth’in kırılganlığı kaybettiklerimi, Meg’in seçimleri sorumlulukla arzular arasındaki dengeyi, Amy’nin değişimi ise zamanın insanı yontarak olgunlaştırdığını hatırlattı. Kitabı kapattığımda içimde hem huzurlu bir sıcaklık hem de tanıdık bir vedanın hüznü vardı; sanki uzun süredir birlikte yaşadığım bir aileden ayrılmışım gibi, ama onların bana bıraktığı sevgi, umut ve dayanışma duygusuyla biraz daha güçlenmiş olarak.
Her kadının hayatında okuması gereken bir kitap.
Erkekler olarak kadınlardan öğrenilecek çok şeyin olduğunu bu kitapta bütün uzuvlarımla hissettim.