Bu romandan sonra artık iyice kâni oldum: 20 yy başında İstanbul orta-üst sınıfı (üst sınıf paşazadelerini demiyorum) tatilde gibi yaşıyorlar İstanbul'u.
Şuranın mevsimi değil, gidiyor, buranın mevsimi değil buraya deyip ömürleri İstanbul içinde dört dönmekle geçiyor Beyoğlu'nda bunalıyoruz, çok sıcak deyip, Adalar'a Beykoz'a Yeniköy Tarabya'ya geçti zamanları Mayıs!
30 liraya (ehem... lira şimdinin lirası değil elbette, altın lira. 1 £'dan biraz düşük değerde) böyle dört beş aylığına Yeniköy'de bi yalı kiralıyorsunuz. Bi de bi yelkenli akşamları boğazda balığa çıkıyor, geziniyorsunuz. Çok efkar basarsa, Tokatlıyan'a gidip "İngiliz rakısı" içiyorsunuz. Viski canım, evet :)
İş mi? İşe kışın gittiğinizde yazın masrafını çıkartıyorsunuz. Çalışırken 6 ayı ya buluyor ya bulmuyor. O kadar boş zamanınız var ki aylaklıktan zırt pırt âşık oluyor, o azalınca sıkıntıdan derin buhranlara, kadınsanız histeri nöbetlerine giriyorsunuz. 40 yaşında bile olsanız, evde özgürlükten yadigar bir dadınız, kalfanız oluyor, her işe dadıcağız koşuyor.
Eh bahtınız kötüyse o dadı, ya da bir filatür fabrikasında gündeliği 3 krş'tan 12-16 saat çalışan işçi kadınlardan biri olarak doğmak da var ama, baht açıklığı, toplanan sınıfta doğan talihi insana tarihin hangi dönemde doğduğursa doğsun lazım ;)
Son olarak demeden edemeyeceğim, Necip, Türk Edebiyatı'nın en uyuz türü, incellerin atası, kırılganlığın şahikası olabilir. Sinir basıyor adamın iç sesini kesiyor. Ne yazık ki besbelli Necip, Mehmet Rauf'un kendisi, yani kendisine en yakın karakter olarak romanda çizdiği karakter.