Rock and roll'a sosyolojik açıdan baktığımızda şu ana kadar yazılanlardan da görüleceği üzere toplumlar üstü bir altkültürel profil ile karşı karşıya kalırız. Her yıl onlarcasının dünyanın çeşitli yerlerinde yapıldığı uluslararası metal festivallerinde 20. yüzyılda birbiriyle savaşıp durmuş milletlerin çocuklarının kafa kafaya verip bira tokuşturması, konserlerde kültürel kimliğin ifadesinin dışında başka hiçbir anlamın yüklenilmesine gerek duyulmadan kendi ülkelerinin bayraklarını dostça, yan yana sallamaları üzerinde düşünülmesi gereken derin bir anlama sahiptir. Mezhep farklılıkları, dinsel farklılıklar, etnik farklılıklar kesinlikle festival alanlarındaki ilişkilerin belirleyici kimlikleri değildir. Tek kimlik vardır, o da rock and roll ve heavy metal kimliğidir.
Televizyonların ve radyoların 1970'lerden itibaren gitgide hacim olarak küçülmesi, hafiflemesi ve ucuzlamasıyla dünyada yaygınlaşması, bunun yanında kaset teknolojisiyle birlikte müzik dinlemenin ucuzlaması ve kolaylaşması hard rock ve heavy metal altkültürlerinin küreselleşmesi sürecinde katalizör görevi görmüştür. Kasetin müzik sektöründe yaygınlaşması sayesinde birtakım olanaklar elde edilmiştir. Dünyanın farklı birçok noktasında amatör gruplar kendi yaptıkları kayıtları plak şirketlerinden bağımsız bir biçimde adeta kendi göbek bağını kendi kendilerine kesercesine kasetlere çoğaltarak en kötü ihtimalle siyah-beyaz fotokopi bir kapakla piyasaya sunmuşlardır.
Death metal ölümün içselleştirilmesidir ve ölümü kabul etme, yaşamı ölümle birlikte yaşamaktır. Death metal, savaşı, nükleer tehlikeyi ve çevresel felaketleri dolayısıyla ölümün nefesini anbean ensesinde hisseden 20. yüzyıl çocuklarının kendini ifade biçiminin son noktası olarak değerlendirilebilir. Death metal, 20. yüzyıl insanının içerisinde yaşadığı dünyayı, görünmeyen ve göz ardı edilen yönüyle enikonu çıplak, orta sınıf mensuplarını, elitistleri rahatsız edecek bir biçimde gözler önüne sermiştir. Bunu yaparken bazen olup bitenlerden yola çıkılmış bazen de sırf "rahatsızlık yaratmak için" vahşi kurgular yapılmıştır.
1970'lerde hippi rock grupları şarkılarında barıştan bahsetmiş, politikacıları eleştirmiştir. Ancak görüldüğü üzere o dönemde varolan tavır 1980'lerin thrash metal'i yanında epey "hafif" kalmaktadır. Thrash metal grupları savaşı tüm çıplaklığıyla ortaya sermiş, politikacıları sert bir üslupla eleştirmiştir. Sodom basgitaristi ve vokalisti Tom
Angelripper'ın Get Thrashed'da söyledikleri aslında thrash metal'in duruşuyla ilgili şu ana kadar anlattıklarımızı özetler niteliktedir: "Dünyadaki kötü şeyler hakkında bir şeyler söylemek istiyorduk. Ve thrash metal bize çığlık atma şansı verdi. Hiçbirşeyi değiştiremiyoruz; ama çığlık atabiliriz."
Sunset Bulvarı bir taraftan afili glam metal'cileri ağırlarken diğer bir taraftan da heavy metal'in yeni yeni ortaya çıkmaya başlamış "sert çocuklar"ına kucağını açmıştır. Bu sert çocuklar yaptıkları agresif müziği thrash metal olarak adlandırmıştır. Heavy metal'in içinden çıkmış ve o döneme gelinceye kadarki en sert ve hızlı üslup olan thrash metal 1980'lerin başında insanların kulaklarını taciz etmeyi kendisine görev edinmiştir.
Thrash metal'in, ilhamını dadaist kültürden alan punk rock'ın yıkıcılığını ve agresifliğini sahiplenmiş olması onunla olan ilişkisini gösteren bir diğer kanıttır.
Thrash metal, heavy metal'in türleri içerisinde politik eleştiriyi lirikleriyle, albüm kapaklarıyla en yoğun işlemiş tür olarak değerlendirilebilir. Thrash metal'in bu duruşuyla ilgili olarak Kreator solisti Mille Petroza, thrash metal'in her zaman yaşadığımız dünyada olan bitenle ilgili bir tarz olduğunu ifade etmiştir.