Blues ne kadar Delta'nın hüznünü simgeleyen bir Amerikalıysa heavy metal de bir o kadar Avrupa'nın endüstri kentlerinden beslenmiş saldırgan bir Avrupalıdır. Blues'un köklerinde nasıl toprak kölesinin ruhundan damıtılmış kırgın notalar bulunuyorsa heavy metal'in köklerinde de endüstri kentlerinin oksijensiz fabrika bacaları gölgesindeki cehennemden farksız dumanlı varoşlarında yaşamlarını tamamlamaya çalışan fabrika işçilerinin başkaldıran soluğu bulunmaktadır.
1960'larda genç olan bu kuşak sarsıntılı bir siyasî atmosferin ve ekonomik sorunların hazırladığı bir zaman ve uzamın içine doğmuştur. Blues'un hüznü, rock and roll'un aymazlığı, beat kuşağının bilgeliği, varoluşçuluğun farkındalığı ve başkaldırısı, nihilizmin inkârı, gerçeküstücü ve dadacı sanat üsluplarının kuralsızlığı ve marjinalliği kuşağın muhayyilesini şekillendirmiştir. Bunların hepsinin ortak çocuğu diyebileceğimiz rock, 1960'ların sonunda "bir altkültürel kimliği" ifade etmeye başlamıştır.
Bu süreçte 1970'lerde hard rock ve heavy metal'in doğuşunu hazırlayan rock, artık kendi grupsal kimliğinin farkında olan koskocaman bir kitlenin tanımı olmuştur. Bu süreçte artık rock, sanatsal olduğu kadar politik bir gücü de elinde tutan, dünya toplumunun genç nüfusunun bir kısmını peşinden sürükleyen bir tarihsel olgu hâline dönüşmüştür.
ABD'de rock'ı sertleştirme çabası içerisinde olan birtakım gruplar dikkat çekmiştir. Led Zeppelin ve Deep Purple'da da ABD'de varolan bu deneysel çalışmaları takip etme gayreti görülmüştür. Hatta İngiltere'de yapılan bu müzikal denemelerin daha sert bir sound'a sahip olduğu da bir gerçektir.
Rock sahnesi bir klasik müzik veya opera sahnesinden, hatta caz ve blues sahnesinden farklılık arzetmektedir. Sahnede yeralan rock yıldızı Burroughs'un ifade ettiği gibi bir rahiptir; ancak biz bunu bir şaman ya da Dionysos inancının, Bacchus törenlerinin rahibi olarak tanımlarsak daha iyi konumlandırmış oluruz.
Aşağı yukarı Elvis ile başlayan, bana kalırsa Jim Morrison ve Led Zeppelin ile söz konusu aşamaya ulaşan rock sahnesinin ve sahnedeki aktörün bu rolü 80'li ve 90'lı yıllarda punk ve metal gruplarında da kendisini göstermiştir. Sahne bir süre sonra hele ki açık hava konserlerinde ve de eklenen farklı efektlerle konser alanı olmaktan çıkar ve bir ritüel merkezine dönüşür. Sahnedeki şaman veya Dionysos rahibi, seyirciler ise bu ritüelin esrik zahitleridir. Punk konserlerindeki pogo yapan gençlere ya da metal konserlerindeki headbangerlara bu gözle bakıldığında kurulan ilişki şaşırtıcı biçimde dikkat çekmektedir.
Burroughs'un şu vurgusuna dikkat: Amaç ise icracılar ve dinleyiciler üzerinde "enerji yaratmak." Kim bilir belki de bazı rock yıldızlarının paganizme, okültizme, şamanizme ve büyüye bu denli kafa patlatmalarındaki neden belki de bu ruhsal ve duygusal atmosferin yarattığı etki, bir nevi kutsal etki (charisma) ve enerji bağımlılığı olabilir.
Başarılı bir rock grubunun temelinde yatan enerjidir; enerji yayma, dinleyiciden enerji alma ve dinleyiciye geri verme becerisi. Bir rock konseri aslen, enerji üretimi ve değişimi ile ilgili bir ayindir. Rock yıldızlarını rahiplere benzetebiliriz. Led Zeppelin konseri ağırlıklı olarak yüksek volüme, tekrara ve davula dayanıyor. Ruhsal güçlerin uyandırılmasını ve kontrol altında tutulmasını sağlamak amacıyla yapılan büyüyle bağlantılı olan Fas'taki trans müziğiyle aralarında temel bir benzerlik bulunmakta.
Unutulmamalıdır ki bütün sanatlar (müzik, resim, edebiyat) büyü kökenlidir ve büyü de her zaman için belli bir amaçla yapılır.
Led Zeppelin konserlerindeki amaç ise icracılar ve dinleyiciler üzerinde enerji yaratmak. Bu tür bir büyü için, büyü enerjisinin tüm kaynaklarının vanaları sonuna kadar açılmalıdır ve bu da oldukça tehlikelidir.