Uzun yıllar atalarının köle olarak yaşadıkları Amerika kırsalından kente göç eden siyahlar yanlarında kırsal yaşam tarzlarını ve kültürlerini taşımışlardır. Bu kültürün temeli kentli için demode olan country blues beğenisi üzerine kurulmuştur. İşte bu üretim alışkanlıklarının değişimi sonucunda ortaya çıkan göç hareketinin bizi ilgilendiren boyutuyla en önemli sonucu da budur. Kentlerin "asıl sahibi" olan beyazlar her ne kadar kırsaldan kente göçen siyahları kentlerin, kent insanının ve kent kültürünün dışında tutmaya çalışmışlarsa da onların beraberinde getirdikleri müzikal zevkleri ile kendi müzik geleneklerinin kaynaşmasının önüne geçememişlerdir. Kaldı ki orta sınıf beyaz ailelerin isyankâr ve hırçın çocukları içerisinde yaşadıkları felaket çağının nedeni olarak tabiyatıyla "beyaz" devletlerini ve "beyaz" ebeveynlerini görmekteydi. Üstüne üstelik siyahların itildiği ve aşağılandığı bir toplumda ebeveynleri ve devletin kurulu geleneğini en çıldırtacak eylemlerden biri de şüphesiz siyah müziği icra etmek olmuştur.
Köleliğin 1865 Amerikan Anayasası'nın 13. maddesine göre kaldırılmasının ardından bu göç hareketi ve duygusu onların kendilerini gerçek manada özgür hissetmelerini sağlamıştır. Yüzyıllardır toprağa bağlı bir kölelik sürecinin ardından serbest kalan siyahları durdurabilmek pek mümkün olamamıştır! Artık bu süreçte siyahların yaşamında sürekli bir devinim vardır ve yolculuk yaşamlarının bir parçası haline gelmiştir. Amerikan ulaşım sisteminde önemli bir yeri olan gelişmiş demiryolu ağı onların bu yeni yaşam koşulları ve tarzının olmazsa olmaz bir aracı haline gelmiştir. Tren ve demiryolu doğal olarak siyahî duyguların ifade biçimi blues'u da etkisi altına almıştır.
XIX. yüzyılın sonlarına doğru enikonu gelişme katetmiş olan Amerikan demiryolu ağı doğu ve batı kıyısını birbirine bağlamıştır. Bu hattın ortasında yer alan Delta siyah / blues kültürünün taşınabilmesine elverişli bir kavşak noktaksıdır. Gezici müzisyenler kolay taşınabilen ve elde edilebilen gitarlarıyla Delta'nın hem doğusuna hem batısına uğramışlardır. Buralarda Delta'nın blues müzisyenleri ile yerli müzisyenler bir etkileşim içerisinde olmuşlardır. Bu ilişkiyi ifade ederken özellikle etkileşim sözcüğünün seçilmesinin nedeniyse Deltalı üstatların önemli ölçüde etkileyen konumda olmasının yanında gittikleri yerlerden aynı zamanda etkilenmiş olmalarıdır.
Batı, Delta'ya gitarı öğretmiş, Delta ise onlara blues'u. Gitarı ve blues'u ise Doğu'ya Delta öğretmiş, ama bunu yaparken Doğu'nun yerel müzik üsluplarını da Delta müziğine yedirmişler ve sonuçta bundan kaynaklı olarak 20'li yıllarda blues'da kendine özgü de olsa birbirini beslemiş üç üslup dikkat çekmiştir: Doğu Yakası, Batı Yakası ve Delta üslubu.
Gospel, rock and roll'un doğuşunda etkili olan bir kanattır sadece. Rock'ın ortaya çıkışındaki diğer bir etken de elbette siyahların klasik gospel müziği ile kıyaslanırsa epey din dışı konulara değinen taşralı ve hüzünlü country blues müziğidir. Blues'un, yani Afrikalı Amerikalıların gitarla yaptıkları müziklerinin başlangıç noktasını aşağı yukarı 1800'lerin ortalarına, siyahların taşrada toprak kölesi olduğu döneme kadar götürebiliriz. İşte siyahların Delta'dan büyük şehirlere gerçekleşen yolculuklarında yanlarında bu iki geleneksel müziği de taşımışlardır. Blues kente göç ile beraber artık rhythm and blues olarak anılır olacaktır. Bazı gospel müzisyenleri ise aşağı yukarı 20. yüzyılın ilk yarısının sonlarına doğru işte bu kentli blues'un içerisine dâhil olacaklardır.
Yerli müzikleri bir koldan İspanyol tarzı, diğer bir koldan siyahların müziğini beslemiştir. Siyahlar bunu Afrika'dan getirdikleri geleneğin ve hüznün içine katmıştır. Dinsel gospelin hüznü dindışı country blues ile iç içe geçmiştir. Blues'dan damıtılan hüznü kimi zaman Afrika temelli, caz formuna sahip swing ve boogie woogie'nin eğlenceli havası dağıtmıştır. Bunların, yani blues, swing ve boogie woogie kalıplarının üzerine blues'la benzer kaynaklardan, yani yerli ve İspanyol kültüründen beslenen beyaz country müziğini de özellikle '50'li yıllardan itibaren ekledik mi rock and roll'un temel taşlarını yerine koymuş oluruz.
Chicago gibi siyah göçünün yoğun olarak görüldüğü bir kuzey şehrinde, 1945 yılında, gospel müziğinin notalarının duyulduğu, yukarıda da bahsettiğimiz siyah kiliselerin diğer kiliselere oranı 4/5'tir. Bu yüzden kendi hallerinde gospel söyleyen bazı müzisyenler ve gruplar plak şirketlerinin ilgisini çekmiş ve böylece bu dinsel müzik kapitalizmin elinde bir meta oluvermiştir.
Gospel müzisyenleri ilerleyen yıllarda kamuoyunun taleplerini daha seküler bir bakış açısı ile değerlendirmiş, din- sel motifleri, icra ettikleri müziğin içerisinden çıkarıp atmışladır.