Aydın ellerinde ceren gezerdi Analar al yeşil tuğra bezerdi Bacılar tuğraya sedef düzerdi Sedefin üstüne ayet yazardı İriş pirim iriş, gör ki olanı Kurtar muhannetten elde kalanı Başparmak üstünden bir bulut ağdı Bulut değil de bir koca ağdı Alazlanıp gelen billâh çerağdı İrahmet çekildi, ok, cıda yağdı İriş koç yiğidim uğrular geldi Uğrunun soluğu bağrımı deldi Kılıç üşürürdü, beyi sultanı, Atını koşturdu veziri hanı Biz de helal ettik bu kuşça canı And verdik yoluna, dökeriz kanı İriş Dede Sultan kavgaya iriş İndi can günüdür gazaya iriş I Aydında Ortaklar, Karaburun’da Kılıç ceren oldu oynuyor kında Bir elim harmanda bir elim kanda Kanara kurarız biz de yakında İriş pirim iriş gör ki olanı Kurtar muhannetten elde kalanı Sultanoğlu leşkerine buyurdu Buyruğunu dört bir yana duyurdu Kılıç çaldı ana, bebe savurdu Yalım esti her yanları kavurdu Vur yoldaş vuralım, kavga günüdür Ahırı evveli, gine ölümdür Sultana paşadan muştu salındı Leşker ortasında ziller çalındı Dedemin başına ferman kılındı Bir seher vaktiydi kaddi alındı Sesimi banlasam varabilemez Gayri benim yüzüm gülebilemez
Perdeye yansıyan görsel ve işitsel yapı, bütünüyle, biçimi ve içeriğiyle, gerçek hayatta kinin aynı değil benzeri, gerçek değil gerçekçi olacaktır. Yani, işlenen konu üzerine, yö netmene özgü, ve bazen de gerçeklikle örtüşmeyen, yeni bir gerçek olacaktır.
Balığın dünyası deniz gibi kokmalı; balık gibi kokarsa, çöpe atılır. Filmin de dünyası hayat gibi kokmalıdır; sinema gibi kokarsa, ömrü kısalır. Salondaki izleyici hayat koku sunu aldığında, karşılık olarak adımlar atacak ve perdedeki çerçevenin alt kenarını 'aşarak' perdeye, görüntünün içine dalacak, oradaki ışık, gölge, doğal ses, söz ve müzik oyununa katılacak, geçici de olsa, kendi kaygılarından uzaklaşıp katıldığı öykünün kaygılarıyla yaşayacaktır. Amaç da bu değil mi zaten?