Çalılığın parlak bahar güneşiyle aydınlandığı günlerde yaprakların arasından yeterince ışık sızıyor, böylece çocuk etrafını görebiliyor ve elleriyle dizlerinin üstünde saatlerce gezinerek temiz geçiş yollarını keşfediyordu. Sık sık karşılaştığı bir kaşif daha vardı, yaşlı bir erkek rakundu bu, çocukla ilk karşılaşmalarında ona dayılanmış, hırlamış, tıslamış, sonra kokarcaları utandıracak bir koku salmıştı, ama tekrar tekrar karşılaştıkça maskeli yaşlı haydut, başlıklı davetsiz misafirini bir çeşit suç ortağı gibi görmeye başladı; dikenlerin arasında loş bir geçitte çocuk ve hayvan burun buruna duruyor ve boş boş gezinmeye devam etmeden önce topladıkları ganimetleri karşılaştırıyorlardı: “Sende ne var yaşlı rakun? Taze bir wapato patatesi mi? Bak ben de bir yer sincabı kafatası buldum...” Tünellerde sayısız hazine buldu: dikenlere takılmış bir tilki kuyruğu, hâlâ binlerce yıllık çamurlarla kaplı olan fosilleşmiş bir böcek, mermileri hâlâ içinde olan, hâlâ rom ve romantizm kokan paslanmış bir mantar tabancası... ama hiçbiri, serin bir nisan akşamüstünde yaptığı keşfin yanına yaklaşamazdı. (Böğürtlen çalıları arasında bulduğum doru vaşaklar, işte oydu; vaşakları hatırlamıştım.)
Yeni ve tuhaf bir tünelin sonunda, grimavi gözleri açılalı daha birkaç gün olmuş üç küçük yavru, yosunlu, tüylenmiş yuvalarından ona bakıyorlardı. Minicik kuyruklarının kısalığı, bir de minicik kulaklarının ucundaki tüy püskülleri dışında, ahırda doğan, Henry’nin her yaz bir çuval dolusunu boğduğu kedi yavrularıyla aynıydılar. Oğlan gözlerini kocaman açıp yuvalarında oynayan yavrulara bakıyordu, olağanüstü şanslı olmanın heyecanı içindeydi. “Ah canına yandığım” diye fısıldadı saygıyla, böyle bir talih yaşlı Henry’nin küfürlerinin sert okkasını değil Aaron Amca’nın ifadelerindeki hayret dolu saygıyı