Yine de öfke konusunda kendimize sormamız gereken bazı sorular var: "Aslında neye öfkeliyim?" "Sorun ne ve kimin sorunu?" "Kimin, neden sorumlu olduğunu nasıl ayırt edebilirim?" "Öfkemi, kendimi güçsüz ve çaresiz hissetmeme yol açmadan nasıl ifade edebilirim?" "Öfkelendiğimde durumumu, savunma ya da saldırıya geçmeden ifade etmeyi nasıl öğrenebilirim?"
Kısacası öfkemizden sadece başkalarının bizi onaylamamasına yol açtığı için değil, aynı zamanda değişimin gerekli olduğunu gösterdiği için de korkmayı öğreniyoruz. Hatta kendimize, öfke deneyimimizi engellemeye ya da geçersiz kılmaya yönelik sorular soruyoruz: "Öfkemde haklı mıyım?" "Öfkelenmeye hakkım var mı?" "Öfkelenmemin ne yararı olacak?" "Ne işe yarayacak?" Bu sorular kendimizi susturmamıza ya da öfkemizi bastırmamıza yol açabiliyor.
Önce bu soruları sorgulayalım. Öfke haklı ya da haksız, anlamlı ya da yararsız değildir.
Kitabın adından da anlaşılacağı üzere bir kütüphanecinin hikayesi var bu eserde. Onun hikayesinin yazmaya değer oluşu yalnızca eşekli kütüphaneci olması değil elbette. Bu arada eşekli kütüphaneci dediğimizde aklınızda nasıl bir şey canlanıyor bilemiyorum ama bu kitabı okuduktan sonra yüzünüze bir tebessüm yerleşeceğinden kuşkum yok. Buradaki karakterin bence en önemli özelliği bir kere inatçı olması, umudunu asla kaybetmemesi ve aklına bir şeyi koyduysa her koşulda onu elde etmeni başarmanın bir yolunu bulması. Bunu kimi zaman kapanan bir kapının ardında gözyaşı dökerek yapıyor kimi zaman da kendine başka kapılar yaratarak.
Kuşkusuz eşekli kütüphaneciden öğrenecek çok şeyimiz var ama en çok da onun iyimser sesine ihtiyacımız var. Onun sayesinde bir amacın özünde iyilik varsa asla pes etmemek gerektiğini ve gün sonunda mutlaka başarılı olunabileceğini görüyorsunuz.
Bu okuduğum ikinci Fakir Baykurt kitabı oldu. Daha evvel Anadolu Garajı adlı eserini okumuştum. İki kitabında da yumuşacık, insanın ruhuna temas eden ve insani değerlerin ne kadar mühim olduğunu anımsatan bir ton var. Her iki kitabı da tavsiye ederim.
Keyifli okumalar dilerim.