Mustafa Kemal'i farklı yapan şey, düşünmeyi çok erken yaşta öğrenmiş olmasıdır. Düşünmek derken, gömleğine uygun kravat rengini düşünmekten bahsetmiyorum. Düşünmeyi öğrenmek çok farklıdır. Hatta denilebilir ki birçoğumuz düşünmeyi tam olarak bilmiyoruz. Mustafa Kemal, erken yaşta kendi imkânlarıyla kendisini geliştirmeyi kısmen başardı. Okudu, araştırdı, öğrendi ve düşündü...
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Bize asıl gereken, Mustafa Kemal'i tanımak ve anlamaktır. Çünkü ancak o vakit hedeflerimiz Mustafa Kemal'in hedefleriyle örtüşür. Asıl mesele de tam olarak budur.
Mustafa Kemal hakkında sık sık dile getirilen ilginç ve popüler yanılsamalar da vardır. Mesela yukarıda bahsettiğim sözdeki hitap, yani "Atam", onun hiç sevmediği türdendir. Bir defasında, "Bana Atam diyeceklerini bilseydim bu soy ismi almazdım," bile demiştir. Oysa milleti çoğunlukla Atam diye hitap ediyor ona. Çünkü Mustafa Kemal'in bu konudaki düşüncelerini bilmiyor. Veya o çok ünlü, "Muasır medeniyetler seviyesine çıkmak" sözü... Nasıl da gururla herkesin dilindedir. Fakat Mustafa Kemal'in böyle bir sözü yoktur. Sözün aslı; "Milli kültürü muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkarmak" şeklindedir. İki söze dikkatli baktığımızda, ilki yalnızca "muasır medeniyetler seviyesine çıkmayı" öngörür ve bu uğurda milli kültürün durumunu önemsemez. Fakat Mustafa Kemal'in asıl sözünde "milli kültür" terk edilmemiştir, hedef ise muasir medeniyetler seviyesinin de ötesidir. Başka bir deyişle, Batı'nın gelişmişlik seviyesinin de üzerine çıkmaktır. Bu farklılık, Mustafa Kemal'in Batı hayranı değil de medeniyet hayranı olduğunu gösteren önemli bir detaydır. Fakat her nasılsa, Mustafa Kemal'in sözü zaman içerisinde değişmiş ve kupkuru bir hale gelmiştir. Daha da ilginci, toplum Mustafa Kemal'i o kupkuru sözle benimsemiştir.
Tim Parks'ın bizi Medici ailesiyle biraz tanıttığı bu eser, okunmaya değer bir yapıtın oluşmasına vesile olmuş. Medici ailesinin 5 jenerasyonu üzerinde duran yapıt, öncelikle bize Floransa'nın panoramasını sunmaktadır. İtalya'nın 5 büyük şehrinden biri olan Floransa, özellikle sanat yönüyle önplana çıkan bir şehir olmasıyla bilinir. XIV. yüzyıl İtalya'sının kaçınılmaz durumu olan şehir devletlerinden birini oluşturan Floransa halkının büyük bir kısmı yoksulluk ile mücadele içinde, o dönemin geçerli iki parası var. Bunlardan biri halkın büyük çoğunluğunun kullandığı picciolo, diğeri ise florindir. Picciolo ile temel ihtiyaçlar satın alınırdı, bu gümüş paraydı. Tabi bu para çok yerel düzeyde etkinliğini sürdürürdü. Şehrin zenginleri ve tüccarları florin ile ithalat, ihracat yaparlardı.
Avrupa'da para transferi o dönem oldukça sorunlu olduğundan, bu işi kolaylaştıracak bir kuruma ihtiyaç vardı ve bu boşluğu Medici Ailesi doldurmak istedi. Avrupa'nın belli başlı yerlerinde şubeler açıp, ticarette önemli bir etken konumuna geldiler. Bu sistemi kuran Giovanni de Bicci, ailenin fazla göz önünde olmasını istemeyen, bu sayede dikkat çekmeden güçleneceğini düşünen, zamanın koşullarını iyi anlamış biriydi. Bu sistemi biraz anlatmak gerekirse olay şöyle işliyordu; İngiltere'den yün karşılığı şap ticareti yapan bir tüccar, İtalya'da bu şapı alırken Medici'nin bankasına gidip bir anlaşma yapıp akredit hazırlıyor, tabi bu işlemlerde güvenirlik ve referans önplanda olduğu için, bağlantıların güçlü olması önemliydi. Bu akrediti Londra'da bozdurabiliyordu. Bankaya gelen kişinin el yazısıyla işlem yapıldığı için, görevli de ve tüccar da el yazısı olan kağıt bulunması elzemdi ve ancak öyle işlem görebilirdi. Tabi bu hizmetin karşılığında banka da kendi komisyonunu alırdı. Tabi bu