Bilim adamları, toplumsal bilimcileri ve tarihçilerin hepsi aynı inceleme alanının ayn dallanna bağlıdırlar: Insanın ve çevresinin, insanın çevresine etkisini ve çevrenin insana etkisini incelemek. Bu incelemenin amacı aynıdır: Insanın çevresini anlamasını ve onun üstündeki egemenliğini geliştirmek.
Tarih bütün tanrıçaların aşağı yukarı en acımasızıdır; yalnızca savaşta değil, "barışçı" ekonomik kalkınma dönemlerinde de zafer arabasını arkasında ceset yığınları bırakarak sürer. Biz erkekler ve kadınlar, ne yazık ki, gerçek bir ilerleme için hemen hemen oransız görünen acılar tarafından zorlanmadıkça, cesaretimizi toplamayacak kadar aptalızdır.
Hiç kuşkusuz insan bağımlıdır; ölümün, yaşlanmanın, hastalığın etkisi altındadır; doğayı denetim altına alıp tümüyle kendi işine yarar bir hale getirse bile o ve onun dünyası evrende minicik lekelerdir. İnsanın kendi bağımlılığının ve sınırlanmışlığının farkına varması başka bir şeydir; bu bağımlılıktan, bağımlı olduğu güçlere tapmaktan zevk alması başka bir şeydir. Gücümüzün nasıl sınırlı olduğunu gerçekçi ve ilimli bir biçimde kavramak bilgeliğin ve olgunluğun temel bir öğesidir; tapmaksa mazoşist ve kendini yok edicidir. Bunlardan ilki alçakgönüllülüktür, öteki kendini aşağılamadır.
Burckhardt'ın deyişiyle, tarih "bir dönemin öbüründe kayda değer bulduklarının yazımı"dır. Geçmiş, bizim için bugünün ışığında anlaşılabilir ve bugünü tümüyle ancak geçmişin ışığında anlayabiliriz. Insanın geçmiş toplumu anlamasını ve bugünün toplumuna daha çok egemen olmasını sağlamak tarihin çifte işlevidir.