Giriş Yap

Edward Hallett Carr

Yazar
8.3
253 Kişi
1.060
Okunma
98
Beğeni
4.948
Gösterim
Reklam
·
Reklamlar hakkında

Hakkında

Edward Hallett Carr 1892 yılında Londra'da doğdu. Merchant Taylors School ve Cambridge Trinity College'da öğrenim gördü. 1916'da Dışişleri Bakanlığı'nda çalışmaya başladı. 1927'de Moskova'ya ilk gezisini yaptı. 1936'da Dışişleri Bakanlığı'ndan ayrıldı ve 1936-47 arasında Aberstwyth'deki Wales Üniversitesi'nde uluslararası politika profesörü olarak ders verdi. 1941-46 arasında The Times gazetesinin yayın yönetmeni yardımcılığını yaptı. 1953-55 arasında Oxford Üniversitesi'ne bağlı Balliol College'da, 1955'ten sonra da Trinity College'da çeşitli akademik görevler üstlendi. Birçok kitabı arasında başlıcaları şunlardır: The Romantic Exiles (1933), The Twenty Years' Crisis, 1919-1939 (1939), Conditions of Peace (1942), The Soviet Impact on the Western World (1946), The New Society (1951), What is History? (Tarih Nedir?) (1961) ve Sovyet Rusya Tarihi adlı dizide The Bolshevik Revolution 1917-1923 (3 cilt), Interregnum 1923-1924 (1 cilt) ve Socialism in One Country 1924-1926 (3 cilt).
Unvan:
İngiliz Yazar
Doğum:
Londra, İngiltere, 28 Haziran 1892
Ölüm:
Londra, İngiltere, 3 Kasım 1982

İncelemeler

Tümünü Gör
323 syf.
·
4 günde okudu
·
Puan vermedi
Dostoyevski: Hayatı , eserlerine dahil:
"Dostoyevski'nin okurla olan ilişkisi ne dostane ne de huzurludur, bilakis, tehlikeli, zalim, şehvetli içgüdülerle dolu bir uyumsuzluktur." diyordu,
Üç Büyük Usta
'da Zweig. Benim de Dostoyevski ile olan ilişkim pek huzurlu olmadığından Suç ve Ceza'yı yeniden okuduğum şu günlerde yazarın derli toplu bir biyografisini de okudum. İki eseri aynı anda okuduğum bu deneyimden oldukça memnun kaldım. Şüphesiz her yazarın eseri kendi yaşantısından izler taşır. Yaratma evrenlerini yaşantılarından ayıramayız çünkü. Yine de bazı yazarlar "hikaye toplayıcısı"dır. Başka insanları yazmayı daha çok severler. Ama bazı sanatçılar vardır ki -onlar kendilerini yazarlar- hayatlarını bilmeden eserlerinden tam doyum almak zordur. Bu sanatçıların önde gelenlerinden olan Dostoyevski'nin o çalkantılı hayatını, edebiyatçıları şöyle koyun psikologların, felsefecilerin, tarihçilerin bile hala tartıştıkları eserlerini birkaç kitapla ne anlamak mümkün ne de anlatmak. Ben burada,
Edward Hallett Carr
'ın kitabından yola çıkarak daha önceki bilgilerimi, on altı senelik Dostoyevski okurluğumdan geriye kalanları, şuan okumakta olduğum Suç ve Ceza'nın sımsıcak etkilerini toparlayıp üç beş kelam etmek istiyorum. Konunun sınırsız genişliğini daraltmak ve aynı anda birçok şey söyleyen iç sesimi derleyip toparlamak için kendimce birkaç "odak noktası" belirledim. Öncelikle kitabın genel havasına ve yazarın tutumuna değinmek isterim: Kendisi bir tarihçi ve Rusya tarihi uzmanı olan
Edward Hallett Carr
'ın bu kitabı, okuruna klasik bir biyografinin verebileceğinden daha çoğunu vadediyor. Bu kitap, benim gözümde hem bir biyografi, hem bir eleştiri hem de bir edebiyat incelemesidir. Yazarın çocukluğundan başlayarak ailesinin, arkadaşlarının, genel yaşantısının eserlerine etkisi, hayatına giren çıkan insanların eserlerinde hangi kişiler olarak karşılık bulduğu, çağın genel olayları ve edebiyat ortamları titizlikle incelenmiş. Çözümlemelerde Dostoyevski'nin kendi mektupları ve günlükleri, küçük kardeşi Andrey'in, ikinci eşi Anna'nın, bir dönem sevgilisi olan Polina Suslava'nın günlükleri özellikle ele alınırken yazarla daha az ilgili olan diğer kişilerin günlükleri ve mektuplarından da faydalanılmış. Bu ikincil bilgiler körü körüne kabul edilmeyip gerçeğe uygunluğu tartışılmış. Bu noktada yazarın oldukça şüpheli yaklaştığını belirtmeliyim özellikle eşinin ve kızının günlüklerine (Bunun nedeni de pek belirtilmiyor malesef) Dostoyevski'nin dönemindeki diğer edebiyatçılarla olan ilişkisine değinilmiş. Özellikle
Ivan Sergeyeviç Turgenyev
ve
Aleksandr Herzen
ile ilgili ilginç anektodlar mevcut. Yazar eleştirmeci bir tutumla kendinden önceki çalışmalardan, özellikle psikanalistlerin yorumlarından da bahsetmiş. Fakat bu yorumları oldukça küçümsüyor ve gerçekten uzak görüyordu. Bu nokta, beni hemen o anda, pskianalistlere kulak vermeye itti ve
Psikanaliz Açısından Edebiyat
kitabından Freud 'un ve Adler'in düşüncelerini okudum. (Kitabımızın basım yılı 1931 ve o yıllarda günümüze göre psikoloji bilimi daha az kabul görüyordu. Yazarın fazla önem vermeyişi, belki bundandır. ) Freud'un ve Adlerin daha çok olumsuz olan yorumları ilgimi çekti. Sanki bu yorumlar, kitabımızın yazarını rahatsız etmişti. Bu kısımda, kitabın bence en kusurlu yönünü belirtmek istiyorum: Dostoyevski'nin kötü özelliklerine karşı korumacı bir tutum. Bir başka vurgulanması gereken nokta şu ki siz de Dostoyevski ile ilgili bu kitabı veya başka bir biyografiyi okumayı diliyorsanız bazı önemli eserlerinden sonra bu dileği gerçekleştirseniz daha iyi olur. Zira ben bu kitapta, özellikle önemi belirtilen Ölüler Evinden Anıları ve Delikanlı'yı okumadığım, Karamazov Kardeşleri de pek hatırlamadığım için bazı yorumlar bende tam karşılığını bulamadı. Şimdi yukarıda bahsettiğim bazı odak noktalarına değineceğim. ●Dostoyevski'nin babası: Son derece katı hatta despot bir baba. Disiplin hastası, cimri bir doktor. Çocuklarının başka çocuklarla oynamasına izin vermiyor, evin içinde çıtlarını çıkaramıyorlar. Eşine karşı da oldukça katı ve kıskanç. Annenin pek bir etkisi yok. Zaten otuz yedi yaşında ölüyor (Romanlarındaki duygulu ama etkisiz anneler...) Olumlu görünen tek yanı, çocuklarına kitap okuma alışkanlığı kazandırması ve Latince öğretmesi. Kendi serflerine de çok kötü davrandığı için muhtemelen onlar tarafından korkunç bir şekilde öldürülüyor. Psikanalistler, Dostoyevski'de Oidipus komleksi olduğunu, bilinçaltında babasını öldürme isteğiyle ve o öldükten sonra da bu suçluluk duygusuyla yaşadığına inanıyorlar. Kişiliğinin anahtarı burada. Onlara göre ilk sara krizi babanın ölümünden sonra gelmiş. Ama yazar babasının etkisini bu kadar önemsemiyor. ●Dostoyevski'nin eserlerindeki kapalı mekanlar ve hapislik duygusu: Fyodor, on yaşına kadar beş kardeşiyle hastane bitişiğindeki üç odalı basık bir evde büyümüş. Aynı alanda hem günlük işlerini görüyorlar hem de uyuyorlarmış. Babası dışarıda oynamalarına bile izin vermiyormuş. Daha sonra yatılı okula kaydolmuş. Beş kardeşinin içinde nasıl yalnızsa orada da kendi yaşıtı birçok çocuğun içinde yalnızmış, kimseyle arkadaş olmaz, bir köşede tek başına vakit geçirirmiş. Daha sonra yaklaşık beş senelik hapis yaşamı ve yazarın "karanlıktan loşluğa" yorumunu yaptığı Sibirya'daki askerlik yaşamı bu konuda çok etkili. ●Dostoyevski'nin eserlerinde doğa ve toplum hayatı neden yok? Fyodor, Moskova'da doğuyor ve çocukluğunda birkaç manastır gezisi hariç şehrin dışına hiç çıkmıyor. On yaşından sonra babası bir çiftlik satın alıyor. Bir yazı burada geçiriyor. Eserlerinde kırsal hayat izleri çok az gözleniyorsa sebebini buna bağlıyor yazar. Yani o, şehrin romancısıdır. Turgenyev'de, Tolstoy'da, Gorki'de rastladığımız güzelim doğa ve mekan betimlemeleri ve bunların insanın duygu durumuna etkileri yoktur. (Ben diğer Rus romancılarının bu yönünü çok severim) Çocukluğunda, evlerine misafir bile gelmezmiş. Toplumsal hayatı kavrayamamış erken yaşlarda. "Eğer bir toplumsal olay veriliyorsa bu bile insanın iç dünyasını daha iyi yansıtmak içindir" yorumunu yapıyordu yazar. Buradan hemen "insanı anlatışı"na yönelelim: ●Dostoyevski'de insanın iç dünyası: Yukarıdaki sebeplerden bütün ilişkilerini "aile duyarlılığı" içinde yaşamıştır. Sosyal ilişkileri ve özel ilişkileri sorunludur. "Hep çok verir ve çok almak ister." Romanlarında uçlarda çizdiği insanlar gibi kendisi de uçlarda yaşamıştır. Mektuplarından bazı örneklerinde görülüyor da bütün üzüntülerini ve sevinçlerini doruklarda yaşıyor Dostoyevski. Burada kadın-erkek bir sürü sorunlu karakteri gözünüzde canlanmıştır. Bir yığın bağımlı, uyumsuz, zayıf karakterli, gülünç insan... O, tam bir karakter yaratma ustasıdır zaten. Bütün karakterlerini çok iyi işler ve ruh durumlarını okura geçirir. İkincil , üçüncül karakter demez hepsine ayrı özenir. Çok farklı insan tipleri kalır aklınızda geriye. Şu an Suç ve Ceza'yı okuduğum için bir örnek vereyim: Burada ikincil bir konumda olan Lizaveta karakterini öyle bir anlatışı var ki iliklerime kadar hissettim. Bence Lizaveta bile tek başına bir roman... ●Dostoyevski'nin aciz insanları: Fyodor, çocukken hastanedeki insanlar dikkatini çok çekermiş. Onlarla arkadaşlık kurmak istermiş ama bu babası tarafından yasaklanmış. Daha sonra çiftlikteki köylüler ilgisini çekiyor. Ve tabi en önemlisi hapishanedeki suçlulular. Yazara göre onun hayatının en önemli dönüm noktası hapishane ve sürgün yıllarıdır. Sibirya'da dört yıl boyunca bir tek an bile yalnız kalmadan her türlü suçtan mahkum insan ile yaşamıştır. Bu insanları ve onların kişiliklerini incelemiştir. ●Dosyevski'nin ahlaki-tezli romanları: Yazara göre klasik dönem Rus romanlarının hemen hepsi tezli romandır ve ahlak sorununu işler. Dostoyevski de öyledir, (belki biraz daha fazla. ) Başka karakterlerde başka sorunları irdeleyerek hatta bazılarının ağzından kendi konuşarak okurun kafasında tartışmalar açar. Yazara göre hapishane yıllarında Dostoyevski'de şu düşünce belirir: "Kötülükle erdem bir arada bulunabilir mi, mutlak bir iyi mümkün mü?" Buradan hemen başka bir noktaya (belki de en dikkat çekeni) gelmek istiyorum: ●Dostoyevski'nin "acı çekme" takıntısı: Dostoyevski mutluluğa acı çekme yoluyla ulaşılabileceğine inanıyordu.Ona göre manevi kuvvete giden yol, fiziksel acıdan geçiyordu. İyi insanın olmazsa olmazı kefaret ödemekti. Her eserinde neredeyse acı çekerek temiz kalan ya da günahlarının kefaretini acıyla ödeyen bir kahraman vardır. İlk aklıma gelen Sonya. Suç ve Ceza'nın temiz fahişesi... O da tıpkı Budala'nın Nastasya Filippova'sı gibi kötülüğün içinde iyi kalmıştır. Dostoyevski, kendi ilişkilerinde de böyleymiş. Aşağılanmaktan, ezilmekten kaçınmıyormuş. Yazar ve diğer araştırmacılar bu durumu Dostoyevski'nin din algısıyla açıklıyor. Bunlar dışında değinilecek o kadar şey var ki sığdırmak mümkün değil. Mesela Dostoyevski'nin müthiş savurganlığı, yokluk çekmese neredeyse büyük eserlerini yazamayacağı, kumar tutkusu ve bunun kökenleri, hapishane seneleri, İnsancıklar'la adı anılacak etkisiz bir yazar olabilecekken on yıl sonra edebiyata dönüşü... Hangi roman karakterinin gerçekte kim olduğu, ya da hangisinin Dostoyevski'nin hangi tarafı olduğu... Farkında olarak ve olmayarak psikoloji alanındaki buluşları, rüyalara önem verişi, bilinçaltını keşfi... Dostoyevski , herhelde en çok, insanı, insana bütün derinlikleriyle anlattığı için; bunu ilk kez ve en güzel yapan yazar olduğu için önemli ve evrensel bir yazar... Onu zaaflarıyla, kötü ve iyi yönleriyle tanımaya çalışmak bir okur olarak doyurucu bir tecrübeydi. Sonuçta insan, hangi zihnin böyle aşılması zor metinleri ürettiğini merak ediyor. "Her yerde ve her şeyde" demiş kendisi "ben en uca kadar gittim ve bütün çizgiyi aştım." İşte biz de bu çizgi dışının peşindeyiz.
·
10 yorumun tümünü gör
Reklam
·
Reklamlar hakkında
Reklam
·
Reklamlar hakkında
2
4
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.28.6