“Demek ki, tarih aynı biçimde yeniden başlayacak. İnsanlar çoğalacak, sonra birbirleriyle kavgaya tutuşacak, hiçbir şey buna engel olamayacak. Barutu yeniden icat ettiklerinde binlerce, milyonlarca insan birbirlerini öldürecek. Ve işte böylece, kan ve ateş içinde yeni bir uygarlık oluşacaktır.”
1900'lü yıllarda küçük bir kasaba fotoğrafı ile, 2000'li yıllarda yükselen binaların fotoğrafları ile kapağını derleyip yayımlayabileceğiniz bir kitap Kızıl Veba. Hatta belki de 2200 yılında hologramlı bir kapakla, kimseler görmeden beynimizde okuruz bu eseri. Zira zamansız bir hikayeye, bir salgın hastalık hikayesine ve sade tasvirlere sahip. İnsanoğlunun aynı senaryoyu defalarca yaşamış ve yaşayacak olmasının da getirisiyle unutulmaz bir esere dönüşüyor.
Post-apokaliptik bir evrende, bir dedenin torunlarına "Kızıl Veba"nın hikayesini anlatışını okuyoruz bu kitapta. Torunların hikayeye inanmamaları, medeniyet sürekli aynı hataya sürüklense bile yeni nesillerin tarihlerine kulak asmamaları ise oldukça ironik. Adeta hızlandırılmış, 100 sayfalık bir medeniyet özeti gibi.
Kitabın okuduğum edisyonunun sonunda yer alan "Görülmemiş İstila" öyküsü ise şeytanlara giriş dersi olarak okutulabilir. Bu öyküde de Jack London'ın kayıp giden kalemi eşliğinde Çin'in bir dev güç haline gelmesini, tutarlı öngörüler ile okuyoruz. İnsanlığın açgözlülüğüne bir kez daha rastlıyoruz.
“O zamanlar, yiyecek üretenlere kuramsal olarak ‘özgür insanlar’ denirdi. Ama gerçekte bunlar özgür değillerdi. ‘Özgürlük’ lafta kalıyordu. Bir yönetici sınıfı vardı. Topraklara ve aletlere, makinelere sahip olan oydu. Üreticiler yönetici sınıf için canla başla çalışırlardı.”
Kızıl VebaJack London · İthaki Yayınları · 202047,8bin okunma
"Sadece yaşamak. Her şeye rağmen, hiç de o kadar kötü değildi..."
Elimdeki kitapları tüketmemin ardından, tesadüf eseri eski bir dolabın içinde buldum "Ölü Ruhlar Ormanı" kitabını. Bu sayede kendi türünde adı az çok duyulmuş Fransız yazar Jean-Cristophe Grange ile tanıştım. Çok da iyi bir ilk tanışmaydı doğrusu.
Kitabın nasıl olduğunu kısacık özetlemem gerekirse, bu "adeta bir David Fincher filmi gibi" olurdu. Kadın savcımızın, yamyam katilin peşinde koşturmasını okurken Zodiac'tan, Seven'dan, hatta biraz da Fight Club'dan esintiler buldum. Kitabın bu üç filmin de çıkışından sonra yayınlanmış olması da bir rastlantı değildir diye düşünüyorum. Belki de yazarın kendi tarzı hep böyledir, tek kitabını okuduğum için gerekli yorumu yapamıyorum.
Psikoloji, paleoantropoloji, politika, din, insanlığın şeytani yüzü etrafında dolaşan bu kanlı katil hikayesini okurken nazik bir şekilde öğrenmeye, terimleri tanımaya itiliyorsunuz. Yazar kitapta yer verdiği konumları ne kadar doğru tanımıştır veya ne kadar doğru yorumlamıştır bilemiyorum ancak farklı ülkelere uğrayarak onların kültürleri hakkında da öğrenmeye teşvik ediliyoruz.
Jeanne Korowa'nın sıkıcı hayatından uzaklaşma isteğini, arayışını da onunla yeteri kadar bir hissederek takip ettiğimi belirtmeliyim. Fakat ince ince işlenen bu hikayenin sonunun böylesine acele olması ne kadar tatmin ediciydi? İşte bu konuda pek olumlu düşünmüyorum.
Eksiklerine rağmen iyi ki elime geçmiş dediğim bu yıpranmış kitabın temposu, çok yönlülüğü keyifli vakit geçirmemi sağladı. Kitap ve film notlandırma işine şu sıralar pek olumlu bakmasam da 7/10 diyerek öneriyorum.
Ölü Ruhlar OrmanıJean-Christophe Grangé · Doğan Kitap · 20197,5bin okunma
Modus Operandi: Seri katillerin olay yeri ve ceset üzerinde yaptıkları değişikliklerdir. Örneğin parmak almak, duvara kanla yazı yazmak vb. Katilin psikolojisini çözümlemede oldukça önemlidir.