Keşkeler Ağacı, insanın en savunmasız yerinde büyür.
Kimsenin görmediği, kimsenin dokunmadığı bir yerde…
Oraya ne bilerek gidilir ne de isteyerek kalınır. İnsan sadece bir gün, yorgun bir anında başını yaslayacak bir şey ararken kendini onun altında bulur.
Bu ağaç büyük başlamaz.
İlk başta incecik bir filizdir.
Bir anlık pişmanlıkla sulanır.
“Keşke biraz daha dayansaydım.”
“Keşke o gün susmasaydım.”
“Keşke beni gerçekten anlasaydı…”
İnsan bunları söylerken kalbinin bu kadar ciddiye aldığını bilmez. Oysa kalp, söylenmeyen her şeyi saklar. Ve Keşkeler Ağacı, en çok saklanan şeylerle beslenir.
Bu ağacın kökleri can yakar.
Toprağın altından ilerlerken insanın içinden geçer.
Çocukluğa dokunur, ilk kırılmaya, ilk yalnız hissettiğin ana…
Kendinden vazgeçtiğin yerlere.
“Böyle olmasam sevilmem” dediğin anlara.
Kökler orada tutunur.
Gövdesi eğridir Keşkeler Ağacı’nın.
Çünkü onu doğrultacak kadar cesur olunmamıştır hiç.
Ama dayanıklıdır.
İnsan kaç kez “artık düşünmeyeceğim” dese de, yine ayakta kalır. Çünkü bu ağaç, unutulmakla değil, hatırlanmakla güçlenir.
Dalları kalbe benzer.
Her dal başka bir ihtimali taşır.
Olabilirdi denilen hayatları.
Başka bir kelimeyle kurtulabilecek ilişkileri.
Bir adım daha atılsa değişecek kaderleri…
Dallara baktıkça insanın içi burkulur. Çünkü hepsi tanıdıktır ama hiçbiri gerçek değildir.
Bu ağacın altında en çok sessizce ağlanır.
Kimseye anlatılamayan şeyler burada dökülür.
“Ben elimden geleni yaptım” cümlesi burada söylenir mesela.
Ama içten içe, “yetmedi” hissi de burada büyür.