"Şu yaşam denilen şey, ne biçim şeydi ? Kimi zaman sevinçler veren, kimi zaman içimizi acılarla dolduran, kölesi olduğumuz şu yaşam neyin nesiydi böyle ?"
Avludan bir sarhoş şarkısı duyuldu:
Kambur dağlardan inmişim, kambur dağlardan
Kambur deve üstünde hey kambur deve...
Aç kapını ey bezirgân, kambur bezirgân
Gel içelim seninle hey, acı şaraptan...
*
* *
Sen artık bu şarkıyı duyamazsın. Su boyunca yüzüp gittin çocuğum. Kendi efsaneni de alıp götürdün.
Yüzüp gittin. Kulubeg’in gelmesini beklemedin. Yazık, çok yazık! Beklemedin Kulubeg’i. Niye koşup yola çıkmadın? Yola çıkıp koşsaydın mutlaka görecektin onu. Daha uzaktan görür görmez tanırdın onun kamyonunu. Elini kaldırınca o hemen dururdu.
- Nereye gidiyorsun? derdi Kulubeg.
- Senin yanına, diye cevap verirdin.
Seni hemen şoför kabinine alır, yanına oturturdu. Beraber giderdiniz. Sen ve Kulubeg. Önünüzde hiç kimsenin görmediği Boynuzlu Maral Ana koşardı. Ama sen görürdün onu...
Ama sen yüzüp gittin. Hiçbir zaman balık olamayacağını biliyor muydun? Isık-Göl’e kadar yüzemeyeceğini, beyaz gemini göremeyeceğini ve ona “Selâm Beyaz Gemi, ben geldim, ben!” diyemeyeceğini biliyor muydun?
Günes tam o sırada karşımızdan batardı. Gün boyunca ortalıkta hiç gõrülmeyen tuhaf ye nadir kuşları ișitmeye başlardık. Sonra daha ortalık kararmadan gokte pembemsi dolunay belirirdi. Çadırın çevresinden çıtırtılar, uzaklardan köpek havlamaları gelir ve sönen ateșin kokusunu, var olmayan servi agaçlarnın gölgesini hissederdim.