Serkan Mutlu

8/10
·224 syf.··
Beğendi
·
2026 9. kitabı
İncelemeye başlamadan önce epistemolojiyi kısaca açıklayalım. Epistemoloji en temel haliyle bilgi felsefesi demektir. Geleneksel felsefeciler epistemoloji, bilgiyi toplumsal hayattan kopuk, sadece kafamızın içinde olup biten bir süreç gibi inceler. Sohn-Rethel işte buna bir eleştiri getirir. O kutsal ve dokunulmaz bulduğumuz 'bilgi' kavramının altındaki ekonomik ve tarihsel temelleri kazarak bilginin kaynağının gökyüzü ya da saf zihin değil; tarla, pazar yerleri ve fabrikalar olduğunu anlatır. Kitabın en önemli noktalarından biri , sermaye ve matematiğin el ele vererek dünyayı yönettiğini söylemesi ve geleneksel felsefeye getirdiği eleştirilerdir. Bugün düşündüğümüz soyut kavramlar aslında eylemlerden doğmuştur. Düşünme biçimimiz (mantık, matematik, fiziksel yasalar), gökten zembille inmemiş; pazar yerindeki alışveriş eyleminin içinden doğmuştur. Bu da bu kavramların tarafsız olmadığını sermayenin hizmetinde olduğunu açığa çıkarır. Yazar Kant’ın "akıl kategorileri" ile Marx’ın "ekonomi politiği" arasındaki köprüyü kurar. "Adam Smith’in 1776 tarihli Milletlerin Zenginliği yapıtı ve Kant'ın 1781'de yayımlanan Saf Aklın Eleştirisi... aynı amaç için uğraşmaktadır: Burjuva toplumunun bütünüyle normal olduğunu kanıtlamak." (s. 47) Kitap, neden bazı insanların sadece emir verdiğini (zihin emeği), bazılarının ise sadece ter döktüğünü (kol emeği) sorguluyor. Bu ayrım doğal bir yetenek farkı değildir; sistemin bekası için yarattığı dev bir uçurumdur. Bilim ve teknoloji bu ayrımı derinleştirir. Taylorizm (bant sistemi) gibi yöntemlerle işçinin elindeki "bilgi" alınmış, laboratuvarlara hapsedilmiştir. Yani zihin emeği, kol emeğinin çalınmış parçasıdır. Sanayileşme ile emeğin geldiği konumu ise şöyle özetler: “Makine ve emeğin ortak bir ölçüme tabi kılınması emek süreci
Zihin Emeği, Kol Emeği Epistemoloji EleştirisiAlfred Sohn-Rethel · Metis Yayıncılık · 201111 okunma
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
10/10
·363 syf.··
Beğendi
·
2026 7. kitabı
Spinoza’nın mektupları, onun geometrik ve rasyonel sisteminin arkasındaki sonlu bir varlık olan insani yüzünü açığa çıkarır. Bu mektuplar aracılığıyla filozofun günlük kaygılarını, geçim mücadelesini, hastalıklarını ve derin dostluk bağlarını görmek mümkündür. Spinoza, düşünsel bağımsızlığını her şeyin üzerinde tutmuştur. Bu bağımsızlığı korumak için bir üniversitede hocalık yapmak yerine, mercek perdahçılığı yaparak geçimini sağlamıştır. Ancak bu meslek, akciğerlerine zarar veren tozlar nedeniyle sağlığını da ciddi şekilde etkilemiştir. Ayrıca ekonomik bağımsızlığı konusunda oldukça gururludur; dostu Simon de Vries’in kendisine daha rahat yaşaması için teklif ettiği 2000 florini nazikçe geri çevirmiş, vefatından sonra kendisine bırakılan yıllık 500 florinlik maaşı ise "çok fazla" bularak 300 florine indirmiştir. Mektuplar, Spinoza’nın hayatı boyunca boğuştuğu akciğer hastalığını ve geçirdiği ağır ateşli hastalıkları tüm çıplaklığıyla belgeler. Özellikle hekim dostu Johannes Bouwmeester’e yazdığı satırlarda, geçirdiği ateşli nöbetler hakkında detaylar verir. Spinoza, 37. Mektup'ta talih ve rastlantının ezici gücü karşısında insanın nasıl bir duruş sergilemesi gerektiğine dair önemli açıklamalarda bulunur. Spinoza’ya göre hayatın en büyük amacı, zaman varken zihni ve anlama yetisini geliştirmektir. Gerçek mutluluk, zihnin doğanın bütünüyle olan bağını kavramasında yatar. Hayatı doğru yaşamak, zihni "saflaştırmaktan" geçer. Kişi, anlama yetisinin sunduğu doğru fikirler ile imgelemin sunduğu hayali, yanlış ve şüpheli fikirleri birbirinden ayırmayı öğrenmelidir. *Gilles Deleuze’ün "Kötülük Mektupları" olarak adlandırdığı metinler, Spinoza ile bir tahıl simsarı ve teolog olan Willem van Blyenbergh arasında gerçekleşen 8 mektupluk yazışmalardır. Bu yazışmalar,
MektuplarBaruch Spinoza · Dost Kitabevi · 2015115 okunma
9/10
·200 syf.··
Beğendi
·
2026 4. kitabı
Karatani, felsefenin ve siyasetin kökenine dair bizi Atina’nın gölgesinden çıkarıp İyonya’nın aydınlığına davet ediyor. Yazarın da belirttiği gibi, "Antik Yunan’da demokrasinin gelişimi anlatılırken genellikle merkezde Atina’nın olduğu söylenir. Ancak bu bir hatadır; merkez daha ziyade İyonya olarak görülmelidir". Kitapta İzonomi, Atina'daki çoğunluk yönetimi olan Demokrasiden çok farklı işlenir , "hükmetmenin olmaması" esasına dayanan bir sistem olarak anlatılır. Atina demokrasisi aslında mülk sahibi azınlık ile yoksul çoğunluk arasındaki sınıf çatışmalarından doğmuşken; İyonya’daki izonomi, insanların hareket ve göç özgürlüğü sayesinde ekonomik eşitliğin doğal olarak sağlandığı, hükmeden ve hükmedilen ayrımının olmadığı bir düzendir. Karatani, İyonyalı düşünürlerin zihniyetini şu çarpıcı cümleyle özetler: "İyonyalıların bilgisi daima pratikti. Sözgelimi İyonyalılar Asya devletlerinden gelen astronomiye açıkken astrolojiyi kabul etmemişlerdi ve Asya’nın tanrılarını benimserken aşkın bir tanrı kavramını reddetmişlerdi. Doğa felsefesinin doğuşunu önceleyen zihniyet işte böyleydi". Bir kaç örnek vermek gerekirse, Hippokrates: Hastalıkları tanrılara veya kötü ruhlara değil, tamamen doğal nedenlere bağlayarak doğa felsefesini tıbba uygulamıştır. Herodotos: Tarih yazımında etnik merkezcilikten kaçınmış, olayları doğal çevrenin ve iklimin insan karakteri üzerindeki etkileriyle, yani bir nevi doğa felsefesiyle açıklamıştır. Homeros: Destanlarında tanrıları insanlarla aynı doğal düzleme indirgeyerek aslında tanrıların mutlak otoritesini sarsmış ve toplumsal sözleşmeye dayalı barışçıl bir düzenin ipuçlarını vermiştir. Hesiodos: Mitolojik bir dil kullansa da insanlık tarihini teknoloji ve emek üzerinden dönemlere ayırarak doğa felsefesinin zeminini hazırlamıştır. Kitabın en
İzonomi ve Felsefenin KökenleriKojin Karatani · Metis Yayıncılık · 201895 okunma
9/10
·192 syf.··
Beğendi
·
2026 3. kitabı
Yıldız Silier bir röportajında “karnı tok ama ruhu aç orta sınıfın sancılarının kendisine battığını” söylüyor. Oburluk Çağı: Felsefe ve Politik-Psikoloji Denemeleri kitabında bu sancıların nedenleri, günümüzde kendimizi nasıl kandırdığımıza değinilerek, mutluluğun bireyin kişisel gelişiminden ziyade toplumsal gelişimle sağlanacağının altını çiziyor. Kitabın en çarpıcı bölümlerinden biri olan "Mutluluk Fetişizmi", günümüzde mutluluğun nasıl bir meta haline geldiğini anlatıyor. Silier, özellikle meşhur Secret gibi kitaplarda geçen "çekim yasası" saçmalığına dikkat çekiyor. Bu anlayışa göre, eğer mutsuzsanız ya da fakirseniz bu tamamen sizin "negatif" düşüncelerinizle alakalı; yani sistemin hiç suçu yok, suç tamamen sizin istemeyi bilmemenizde. Oysa Silier, gerçek mutluluğun böyle yapay bir iyimserlik olmadığını hatırlatıyor. Mutluluk kavramının çeşitli filozofların düşünceleriyle açıklıyor. Burada Spinoza ve Marx'ın mutluluk ve özgürlük kavramlarına bakmak ufkumuzu açabilir. İki düşünür birbirine yakın olarak “zorunluluğunun kavranması” üzerinde durur. Spinoza için mutluluk, evrenin işleyişini bilip buna göre hayatını gerçekleştirmek olarak görünürken, Marx bu zorunluluğu kabul eder ancak vurgulamak istediği yer bireylere dayatılan kapitalist zorlamanın dönüştürülerek bireyin kendi emeğine ve ürününe yabancılaşmadığı, kendini toplumsal bir varlık olarak gerçekleştirebildiği bir özgürleşme sürecinin gerçeklemesidir. Bu konuyu kitapta "Öznelliğin Kuruluşunda Anneliğin Rolü” isimli bölümdeki bir örnekle açıklayalım. Yazar bu bölümde kendi annelik deneyiminden yola çıkarak, özgürlük ve disiplin arasındaki ilişkiyi bebek bakımı üzerinden tartışır. Yazarın bahsettiği disiplin ve "zorunluluğu yerine getirme" kavramı, bebeğin her ağladığında emzirilmesi (sınırsız
Oburluk ÇağıYıldız Silier · Yordam Kitap · 2011339 okunma
7/10
·214 syf.··
2026 2. kitabı
Kitabı elime aldığımda atmosfer beni hemen içine çekti. I. Dünya Savaşı sonrası, Antarktika’nın kıyısında, haritada bile olmayan bir adada tek başına bir yıl geçirmek... Kulağa tam bir inziva gibi geliyor değil mi? Ama işler hiç de öyle gitmiyor; gece olduğunda denizden gelen o "kurbağa suratlı" yaratıkların saldırısıyla her şey bir hayatta kalma savaşına dönüşüyor. Ancak şunu söylemeliyim ki, kitapta yeni bir şey yok. Issız bir adada medeni insanların başka birine dönüşü hikayesi son derece tanıdık. Kitap güzel edebi cümlelerden oluşsa da klişelerle dolu bir film senaryosunu andırıyor. Kitabın felsefi tarafına gelirsek, aslında her şey Nietzsche’nin o meşhur uyarısında düğümleniyor: "Canavarlarla savaşan kişi, kendisinin de bir canavara dönüşmemesine dikkat etmelidir. Uçuruma uzun süre bakarsan, uçurum da senin içine bakar". Karakterlerimiz tam olarak bunu yaşıyor. Caffó (Gruner), eski, gaddar ve hiçbir ahlaki kuralı takmayan o sömürgeci zihniyeti temsil ederken; bizim isimsiz kahramanımız başta modern ve barışçıl görünse de zamanla tam bir Caffó kopyasına dönüşüyor. Aradaki dişi yaratık Aneris ise kitabın en can alıcı noktası. O bir karakterden ziyade, bu iki adamın arzularını, korkularını ve içlerindeki vahşeti yansıtan bir ayna gibi. Kahramanın kitabın sonunda canavarlarla diyalog kurmak isteyip bir yandan da Aneris’i tokatlaması, insanın o medeniyet maskesinin ne kadar ince olduğunu gösteren acı bir çelişki. Kitabın sonu ise tam bir döngü; roller değişiyor ama hatalar hep aynı kalıyor. İnsan doğasının karanlığına bir yolculuk yapmak isterseniz okunur ama "yepyeni bir şey" beklemeyin derim. sabitfikir.com/elestiri/canava...
Soğuk DeriAlbert Sanchez Pinol · Jaguar Kitap · 20181,775 okunma