Ama hayat böyleydi işte; kendi koşulları, buyrukları vardı. Bize fikrimizi pek sormaz, bildiğini okurdu. Eski halimin kalın kafasına sokması gereken şuydu: Bu zombiler sofrasında hiçbir şey istediğimiz gibi olmazdı. Daha da trajiği, zaten zamanla istediğimiz bir şey de kalmazdı. Eğer tutunacak sağlam bir dalımız yoksa, dünya, bizi kırpan, güden, yola getiren; ümitsiz, isteksiz, sefil meczuplara dönüştüren, heves kırıcı bir yerdi. Hayat öldürürdü. Zaten yaşamanın nihai amacı da ölmek değil miydi?
İnsan neden yaşar? Bu soruya verilen fırfırlı cevaplar beni güldürüyordu. Bana kalırsa, insan sadece vadesini doldurmak için yaşardı. Yapacak başka bir şeyi yoksa, ölüme koşmayı beceremediğinden, onun kendi rızasıyla gelmesini bekliyorsa... Yaşamayıp da ne yapacaktı ki? Şu kısacık dünya konukluğuna, kendi varlığına ve hatta cehenneminin şöminesine odun atmakla mükellef başkalarına koca koca manalar yüklemenin ne âlemi vardı? Ama işte âşık olunca, o zaman her şeyi haddinden fazla önemsemeye başlıyordu insan. Daha doğrusu, bazı şeyleri önemserken, bazı şeyleri de tümüyle göz ardı etmeyi öğreniyordu. Kimyası değişiyor, bambaşka birine dönüşebiliyordu. Bu yüzden âşık halimden hiç hoşlanmıyordum, bana vazgeçtiğim şeyleri hatırlatıyordu. Aşk, güçlü ama şimşek çakması gibi kısacık bir mutluluk vaat ediyordu. O tek anın diyetini, biteviye mutsuzlukla ödüyordunuz sonra. Ama galiba bir şekilde, yine de değiyordu.
Mutluluğa inananlardan değildim. Mutluluk bile ancak mutsuzlukla birlikte anlamını bulurken, sürgit sevinçler yaşayabileceğini düşünen saftiriklere gülüp geçiyordum. Hiçbir zaman parıltılı saadet hayallerinin peşinde koşan biri olmamıştım. Ama bu vaatle kapımı çalan aşkın peşine takılacak kadar budalaydım. Evet, bütün kalbimle söylüyorum: Mutluluk muhakkak ki budalaların işi!