Tuğçe

Bilmek, sinsi sinsi bütün hücrelere yayılan hastalık gibi, organizmanın doğal seyrini bozuyor. Hisleri nizama bindirip kurala bağlamaya kalktığınızda, hassas teraziniz bozuluyor. Ses’in ıstırap mesaime bilimsel bakış açıları kazandırması, başlangıçta üzerimde garip bir tereddüt yaratmıştı. Kısa süre öncesine kadar kendi kendime muntazaman üzülüp kolaylıkla telef olurken, şimdi elim ayağıma dolanmıştı. Nasıl yapsam da yasımı ustamın kriterlerine uygun şekilde tutsam, matem elbisemin kumaşını onun beğeneceği iplikten dokusam, bilemiyordum. Nihayetinde nereye nasıl boca edersem edeyim, vazifemin, içimdeki zehirden kurtulmak olduğuna kanaat getirerek, kendimi koyuverdim. Hem de ne koyuvermek! Balataları gevşettim, aklımın keçilerini piste davet ettim, ar damarımı çatlatmadıysam da epeyce genişlettim. İkinci dersin bana en büyük faydası, içine düştüğüm sefalet yüzünden ruhumu hırpalamaktan vazgeçip aptallıklarıma merhamet göstermeye başlamam oldu. Artık durduk yerde yüreğimin kabarması, Çetin Alp’in “Opera”sı gibi olmayacak şarkılarda gözlerimin dolması o kadar da asabımı bozmuyordu. “Normali buymuş” deyip geçiyordum. Madem herkes üç aşağı beş yukarı aynını yaşıyordu, artık ben de zayıflıklarıma aldırmıyordum. Elbette çelik gibi sinirlere, safi samandan bir kalbe sahip olmayı isterdim, ama bahtıma her şeyin kırılganı düşmüştü, ne yapabilirdim? Ses’in söylediklerini düşündükçe, bazen üzülebildiğime şükredip amma da sağlıklıymışım diye sevineceğim bile geliyordu. Bu halimden ürkmüyor değildim, fakat kayık su almıştı bir kere, yan yatsa ne olurdu, batsa ne?
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Acayiplikler içinde sadece kendilerininkileri görmemek, insanoğlunun en acayip meziyetlerindendi.
Duygu ve Düşünce
Ama hayat böyleydi işte; kendi koşulları, buyrukları vardı. Bize fikrimizi pek sormaz, bildiğini okurdu. Eski halimin kalın kafasına sokması gereken şuydu: Bu zombiler sofrasında hiçbir şey istediğimiz gibi olmazdı. Daha da trajiği, zaten zamanla istediğimiz bir şey de kalmazdı. Eğer tutunacak sağlam bir dalımız yoksa, dünya, bizi kırpan, güden, yola getiren; ümitsiz, isteksiz, sefil meczuplara dönüştüren, heves kırıcı bir yerdi. Hayat öldürürdü. Zaten yaşamanın nihai amacı da ölmek değil miydi? İnsan neden yaşar? Bu soruya verilen fırfırlı cevaplar beni güldürüyordu. Bana kalırsa, insan sadece vadesini doldurmak için yaşardı. Yapacak başka bir şeyi yoksa, ölüme koşmayı beceremediğinden, onun kendi rızasıyla gelmesini bekliyorsa... Yaşamayıp da ne yapacaktı ki? Şu kısacık dünya konukluğuna, kendi varlığına ve hatta cehenneminin şöminesine odun atmakla mükellef başkalarına koca koca manalar yüklemenin ne âlemi vardı? Ama işte âşık olunca, o zaman her şeyi haddinden fazla önemsemeye başlıyordu insan. Daha doğrusu, bazı şeyleri önemserken, bazı şeyleri de tümüyle göz ardı etmeyi öğreniyordu. Kimyası değişiyor, bambaşka birine dönüşebiliyordu. Bu yüzden âşık halimden hiç hoşlanmıyordum, bana vazgeçtiğim şeyleri hatırlatıyordu. Aşk, güçlü ama şimşek çakması gibi kısacık bir mutluluk vaat ediyordu. O tek anın diyetini, biteviye mutsuzlukla ödüyordunuz sonra. Ama galiba bir şekilde, yine de değiyordu. Mutluluğa inananlardan değildim. Mutluluk bile ancak mutsuzlukla birlikte anlamını bulurken, sürgit sevinçler yaşayabileceğini düşünen saftiriklere gülüp geçiyordum. Hiçbir zaman parıltılı saadet hayallerinin peşinde koşan biri olmamıştım. Ama bu vaatle kapımı çalan aşkın peşine takılacak kadar budalaydım. Evet, bütün kalbimle söylüyorum: Mutluluk muhakkak ki budalaların işi!
Duygu ve Düşünce
Planladığım hayat bu değildi. Ama hayat zaten genel olarak planların tıkır tıkır işlediği bir şetaret fabrikası sayılmaz, değil mi? Siz planınızı yaparken, o da kendininkini yapar. Nihayetinde kazanan hayat, kaybeden siz olursunuz. Kul kurar, felek güler derler. Hayatla felek sıkı dosttur, birlik olup sizi düşman bellerler. Ama ben böyle netameli şeylere üzülmekten vazgeçeli çok olmuştu.
Hayata Dair