Günübirlik yaşıyorlardı; üç günde kazandıklarını altı saat içinde bitiriyorlardı; sık sık borç alıyorlardı; pis kızartmalar yiyorlar, son sigaralarını birlikte içiyorlar, zaman zaman iki saat boyunca bir metro bileti arıyorlar, tersyüz edilen gömlekler giyiyorlar, yıpranmış plakları dinliyorlar, otostop yaparak yolculuk ediyorlar ve yine sık sık beş-altı hafta çarşaf değiştirmeden yatıyorlardı. Ne de olsa, bu yaşamın da bir çekici yanı bulunduğunu düşünmüyor değillerdi.
Otuz yaşındaki insan artık bir yerlere gelmiş olmalıdır, yoksa hiçbir şey değildir. Bir yer edinmediyse, bir kovuk açmadıysa, anahtarları, bürosu, tabelası yoksa hiçbir yere gelmiş sayılmaz.
Zengin olmayı isterlerdi. Zengin olmayı bileceklerini sanıyorlardı. Zengin insanlar gibi giyinmeyi, gülümsemeyi, bakmayı bileceklerdi. Gerekli inceliklere, ölçülülüğe sahip olacaklardı. Zenginliklerini unutacaklardı, bileceklerdi zenginlikleriyle gösteriş yapmamayı. Övünmeyeceklerdi bununla. Soluyacaklardı zenginliği. Zevkleri yoğun olacaktı. Zevk alacaklardı yürümekten, gezmekten, seçmekten, değerlendirmekten. Yaşamaktan zevk alacaklardı.