“Anlatacak bir şeyim var ama bunu taşıyacak bir zihin yok.”
300. Sayfada yanlış hatırlamıyorsam, kardeşine yazdığı şiiri ne kardeşi istiyordu, ne de kardeşinin kocası kabul ediyordu. Bunu ahlaksızlık olarak görüyorlardı. Tam bunun saçma olduğunu anlatacakken vazgeçiyor Martin, çünkü ortada gösterdiği çabaya değecek bir zeka yoktu. Bunu burada akıllı olmak anlamında kullanmıyorum; onu dinleyecek, gerçekten dinleyecek, o iletişimi kurabileceği insanlar yoktu. En çok bu kısımlarda birbirimize benzedik.
Bir kitabı okumak ve sevmekle, onunla bağ kurmak biraz farklı. Daha önce "Tehlikeli Oyunlar" romanında bu kadar güçlü bir bağ kurmuştum karakterle. Bu yüzden herkesin sevebileceği ama çok az insanın onu anlayabileceği bir roman. Çünkü kendine, çevresine bu kadar bağlı olan varlıklar için fazla romantik. Aslında sağlıklı olan da bu, kabul ediyorum. Evrim bile güçlü olanın, zeki olanın değil, uyumlu olanın ayakta kalacağını söyler. Oysa bu kadar naif bir karakterin bu döngüde ne kadar yeri olabilir? Sevdiği, değer verdiği şeylerin aslında bir illüzyon olduğunu kabul ettikten sonra nasıl hayata tutunabilir? Sosyal medyada var olmak için çırpınan, görünür olmak için değersiz kalan, başarının parayla ölçüldüğü bir gerçeklikte, bir kadını sevip onun yüzünde oluşturabileceği ufacık bir tebessümü tüm bunlardan daha değerli görecek biri nasıl sağlıklı kabul edilir?
Kabul etmek gerekir ki Martin doğru bir karakter değildi. Belki bir kurguda yeri olabilir, sevilebilir ve hatta hayran olunabilir. Ama gerçekte yine romanda olduğu gibi yaşamın değersizliği ile yüzleşir ve hayal kırıklığı içinde ne yapacağını düşünürken bulurdu kendini.
Belki aynı denizde bir gün buluşuruz sevgili Martin.