Sık gelen nöbetler neredeyse bir budala yapmıştı onu.(Prens tam böyle budala diyordu.)
Aklın Yolu programını izlerken, Yaşar Kemal şöyle diyordu Zülfü Livaneli'ye;
‘’Dostoyevski içinde o kadar insan sevgisi ve insan güveni barındıran bir yazar. Hatırlar mısınız, Budala kitabının başlarında ne diyordu? Bir insanı, sadece bir ayağı yere basacak şekilde sonsuz bir uçurumun kenarına koyun, ister fırtına olsun ister kar, şartlar ne kadar zor olursa olsun yine de tutunmak ister yaşama.’’
Bu söz ve anlatım beni o kadar etkiledi ki o gün karar verdim bu kitabı okumaya.
Yirmi sekiz yaşlarında bir gençtir, Lev Nikolayeviç Mışkin. Özellikle çocukluk döneminde sık sık sara nöbetleri geçirmektedir ve neredeyse hiç kendinde değildir. Annesi babası yoktur ve onu evlat edinmiş Nikolay Andreyeviç Paşliçev tarafından İsviçre’de bu tarz hastalıkları tedavi eden bir kuruluşa gönderilir. Mışkin orada hocası Şneyder tarafından uzun bir süre tedavi görür ve kendini tamamen olmasa bile biraz toparlayabilir. Ardından memleketi Rusya’ya dönmek üzere yola çıkar. Hikâyemiz bir trende Mışkin, miras almak için bir yolculuğa çıkmış olan Rogojin ve yalaka Lebedev’in olduğu bir sohbetle başlar. Prens Mışkin(Prens diyoruz çünkü Lev Nikolayeviç aslında soylu bir aileden gelmektedir) cebinde beş kuruşu olmadan Rusya’ya döner ve uzaktan akrabası olan Lizaveta Yepançina’nın yanına gitmeye karar verir. Yepançin ailesinin henüz evlenmemiş olan üç güzel kızı vardır. Aile reisinin general olduğu(Yepançin) bu aile, Prens’i biraz şaşkınlıkla, biraz dalga geçerek, biraz da samimiyetle kabullenirler. Hikâyenin devamında Prens bu evde Nastasya Filppovna’nın fotoğrafını görür ve o anda âşık olur hiç görmediği kadına. Sonuna kadar da bu kadının peşinden gidecek olan öyküsü başlamış olur.
Kitabı İş Bankasının