Umud

Puan vermedi·140 syf.··
2025 415. kitabı
Söyleyin bana, bir insanın sırf kendi çıkarlarını bilmemesi yüzünden kötülük yaptığını ilk söyleyen, ilk iddia eden kimdi? -Çıkar! nedir çıkar? ya bazı durumlarda insanın çıkarı aslında hiç de yararına olmayan kötü bir şeyi istemekse? -Rica ederim, uygarlık bizim neyimizi yumuşatmış? -Peki nasıl olur da bütün o bilgeler insanların hep normal ve akılcı yararlar için uğraşmak zorunda olduğunu düşünürler? -Kim bir matematik formülüne göre arzulamak ister? -Arzuları, özgür iradesi, seçme gücü olmayan bir adam bir org vidasından başka nedir? Neydi insan, ne uğruna yaşıyordu? Gelgelelim hayatın manasını aramaya ve bir kaç anlam çıkarmaya.Hayat sadece insanın bir yoldan geçip ayak izi bırakmadan geçmesi olmamalı. Uğraş vermeli insan, üretmeli insan,önce insan olmasını becerip insan gibi sevmeli, gerçekleri tozpembe görmekten vazgeçmeli. Saygı duymasını bilmeli Boynuna doladığı bütün önyargı zincirlerini bir çırpıda kırabilmeli.Küçümsemekten vazgeçmeli... Çok şey öğrenmeli insan çok ama hayır olmuyor gün gide gide cahilliğin kuyusunu kazarken daha da canavarlaşıyor...
Yeraltından NotlarFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025159,7bin okunma
Reklam
Puan vermedi·348 syf.··
2025 145. kitabı
Ve sınırları aşmak, önyargıları, ufkun diğer yüzünü görmek. Her şeyin altında bir sebep aramamak, suyu akışına bırakıp yatağının çizilişine şahit olmak. Biz insanlar kendimizi o kadar sınıflandırdık o kadar sınırlandırdık ki gerçek anlamda sadece önümüzü görmeye başladık, at gözlüğü takmışçasına dümdüz devam ettik umarsızca. Hata yapmaktan korktukça daha çok hata yaptık ve bu sefer o kadar arttı ki bu hatalar hiçbirinden ders çıkarmaya bile vaktimiz olmadı. Her şeyimizi kaybetmeye başladık, insani dürtülerimiz bile kaybolmak üzere. Evet insanız ama her birimizin kafasında şekillenen insan taslağına kimse uymuyor ve biz de uymuyoruz sadece kandırmaca ve kendimizi içine attığımız yanılsamalar ile geçiştiriyoruz. Bu gidişle iğne ile , kum tanelerini toplayarak kazdığımız kuyuya düşeceğiz ve avuç avuç toprak altında yok olup gideceğiz...
ZorbaNikos Kazancakis · Can Yayınları · 202420,6bin okunma
Puan vermedi·125 syf.··
2025 318. kitabı
Brecht'i oldum olası sevmişimdir. Realist dili, korkusuz cümleleri ve o sade üslubuyla benim hayalimdeki edebiyat dünyasında her zaman yeri farklı olmuştur. Bana göre Brecht karanlık dünyamızda kalemiyle, sözcükleriyle ve cümleleriyle haksızlıklarla savaşan bir kahraman. Her şeyi olduğu gibi anlatan gerçekleri yüze vuran ve at izini it izine karıştırmaktan korkmayan bir garip adam. Oyunlarındaki karakterler bana çok gerçekçi geliyor,karakterleri için yazdığı tiradlar cümlelerde kalmıyor içimize de yansıyor ve daha sonra iç ses olarak kendini dışa vuruyor. Kendimizi karakterlerle empati yapmaya davet ediyor. Eeee... Doğal olarak bu özellikler arka arkaya dizilince ortaya sıradışı bir okuma zevki çıkarıyor Brecht. İnsanların hep bahsettikleri şu olay var ya kitabın içine girmek işte bu olay Brecht kitaplarında gerçekten de var olan bir durum. İnsan kendisini olay örgüsünün içine ikinci bir göz olarak yerleştiriyor olaylara müdahale edemese de bütün benliğiyle olayları yaşıyor. Brecht'in bu oyununda ironi ile karıştırılmış bir kara mizah turtası var. Ortada bir turta var evet ama meyveli değil. Ortadaki turta bol ironik ve mizahi. Bu turta yenir mi yenmez mi bilmiyorum fakat çok güzel sindirilir ve bu durumdan eminim. Bu turtamızda 30 yıl savaşları, sefillik, savaş ve barış konuları malzeme edilmiş. Savaşın kötü yanları barışa giydirilmiş ve tam tersi olarakta barışın iyi yönleri savaşa mal edilerek ortaya bir garip ironi kalıbı çıkarılmış. Savaş varsa trajedî de vardır doğal olarak ama olay örgüsündeki trajedi, anlatım ve karakter özellikleri yoluyla bir küçük kara mizah serpintisine dönüştürülmüş. Sonuçta her trajedik olayın bir de komik yönü vardır ve sanırım Brecht bizi bu trajikomik ikilemden yakalıyor.
Cesaret Ana ve ÇocuklarıBertolt Brecht · Ara Yayıncılık · 1992773 okunma
Puan vermedi
Farkında olmak nedir?Çevreyi duymak, rüzgarı hissetmek, belleğe kaydolan her harfin tadını çıkarmak ve tadılan her hissin özünü ruhta aramak. Nedir bunlar ya da ne gibi örnekler arz etmektedirler. Bizi biz yapan şeyler, bizi bizden ayıran şeylerin ne kadar farkındayız? Sahibi olmadığımız sorumluluklarla bu kadar yorulup bizi asıl önemli kılan ve hayatımızın gerçek gayesi olacak sorumluluklarımızın peşinden ne zaman koşacağız? Cevap veriyorum hiçbir zaman. Çünkü üşengeçlik hastalığımız var, çünkü erteleme hastalığımız var, çünkü şunu da yapsam iyi olurdu deyip hiçbir şey yapmama hastalığımız var. Ve unutmadan söylemem gereken yapmayacağımız veya yapamayacağız şeylerin peşinden koşma hastalığımız var. Hep bir şeyleri eleştirip dururuz yıkıcı bir biçimde lakin hiçbirimiz bir şeyi daha iyi kılmak ya da değiştirmek için uğraşmayız. Bırakın taşın altına elimizi sokmayı taşı yerinden bile oynatmayız. Dedim ya üşengeçlik hastalığımız var. Yorganlara sarılıp saatlerce telefonlardan diziler, programlar izleme hastalığı, yerinden kımıldamadan oyunlar oynama hastalığımız var. Artık bunlara dur deme vakti gelmedi mi? Bizi kendimize getirecek o tokadın vakti gelmedi mi? Peki uçuruma doğru sürüklenen sürüden ayrılma vaktimiz gelmedi mi? Evet dostlar vakittir. Öğrenmenin vaktidir, basma kalıplardan çıkmanın vaktidir. Birbirimizi farklılıklarımızla sevmeyi öğrenmenin vaktidir. Kendimizi sürekli geliştirmenin ve eğitmenin vaktidir. Ve o sınırsız bilgi denizine dalmanın vaktidir.
Martı Jonathan LivingstonRichard Bach · Epsilon Yayınları · 201680,2bin okunma
Puan vermedi·479 syf.··
2025 297. kitabı
Kendimi aramaya çıktım, ama yolu kaybettim hangi sokakta olmam gerekiyor bilemiyorum. Ve artık kendimi aramanın yolunu da kaybettim. Hangi caddeye çıkmam gerekiyor bilemiyorum. Bu minik paragraf kitabın ana hatlarıyla bana düşündürdüğü bir, iki kısımın özeti. Düşüncelerin özeti mi olur derseniz, evet her şeyde olduğu gibi düşüncelerin de özeti olur. Kitabı okumaya başladığım ilk andan son ana kadar içinde olan arayış kendini birçok yolla teşhir ediyor. Gerek diyaloglar, gerek iç düşünüşler ve karakterlerin tasvirinde de bu hava mevcut. Yalın olmayan bir dille anlatılsa da biraz kafa karıştırıcı olsa da bu havanın kokusunu her türlü alıyorsunuz kitap boyunca. Kitapta kullanılan üstkurgu ve zihin akışı teknikleri okuru karmaşa içine sokuyor, çok fazla olmamakla birlikte olayların idrakını güçleştiriyor. Küçük bir olayın tasviri yapılırken bir anda kendinizi bambaşka olaylar ve mekanlarda bulabiliyorsunuz. Bazı olayların bağlantısız akımlarına kapılabiliyorsunuz. Bu da doğal olarak okuru biraz sıkıyor. Kitapta en çok dikkatimi çeken şeylerden biri ana sahnede yer alan karakterlerin isimleri oldu. Kurgu içinde karakterlerin hepsinin isimleriyle ters bir şekilde bağlantılı olduğunu seziyorsunuz ve bu da ortaya güzel bir ironik durum çıkarmış oluyor. Diğer bir yandan kitap, toplumun bir çok çatışmasını işliyor karakterler aracılığıyla. Doğu-Batı çatışmasının sağlam bir şekilde işlendiğini görüyoruz.Karakterlerin zaten isimlerine ters olan hallerine şahit oluyoruz ve toplumun bel kemiğini oluşturan birçok konuya ev sahipliği yaptıklarını görüyoruz çok yalın bir şekilde ortaya konulmasa da. Drım drım drım... Lafı yavaştan bitirecek olursak Oğuz Atay'ın ilk okuduğum kitabı Tehlikeli Oyunlar oldu. Pek meraklısı değildim aslında ama çok muhterem ve sevgili ve değerli
Tehlikeli OyunlarOğuz Atay · İletişim Yayınları · 202538,9bin okunma
Reklam