Kuşun uçması, tohumun filizlenmesi, güneşin doğması gibi kendiliğinden bir insiyakla yaşayıverdiğimiz, basit ve görkemli, doğal ve mucizevi bir şey. Sevdiğini söylemeye, sevildiğini işitmeye bile lüzum duymadan, beklemeden, ummadan, borçlanmadan, alacak defterine yazmadan, hesap kitap yapmadan, sırf içinden öylesi geldiği ve elinden de başka türlüsü gelmediği için, sevivermek birini. Şiddetini bugünkü yetişkin sözcüklerimle tarif edemeyeceğim denli güçlüydü, çünkü katıksız, kıyassız, dolaysız ve safti. Akılla anlama, sözcüklerle yaftalama çabasıyla seyreltilmemiş, gözü pek bir duygu sağanağıydı. Tecrübeyle kirlenmemiş, pazarlıklarla tarumar edilmemişti. Haritasız ve plansızdı; gerek de yoktu zaten, kendi kendinin pusulasıydı. Her şeyin varacağı değil, başladığı yerdi. İpek değil, kozaydı. Öyle saf bir mutluluktu ki, geri gelmeyeceği aşikâr bütün büyük kayıplar gibi, hatırası canımı yakıyor şimdi.