Hakan Günday’ın kalemiyle tanıştığım ilk kitap. İtiraf etmek gerekirse az çok neyle karşılaşacağımı -yeraltı edebiyatıyla- biliyordum ama bu kadarını tahmin edemezdim. Ürpererek okuduğum çok yeri oldu, bunu da yazmazsın ya dediğim her şeyi sayfa sayfa okudum. Hayata dair her şey kitabın içinde öylece, hiç de garip değilmiş gibi duruyor sayfalarda. Dilinin, kaleminin, kurgunun güzelliği kitabı bitirme süremden anlaşılıyordur; elinden bırakamıyorsun öyle bir şey. Kaldırabileceğini düşünen herkese tavsiye ederim ancak empati gücünüz yüksekse hissedeceğiniz üzüntülere hazır olun çünkü sindirilmesi zor olan bir kitap okuyacaksınız!
Aytmatov’un az ama öz kitaplarından birisi ile daha tanıştım. Yine dilinin sadeliği, samimiyeti; kültürünün ve yaşantısının hayatında bıraktığı o hep taze kalan tomurcuklar bu kitabın sayfalarında da yeşermiş. Kitabın aslında iki baş kahramanı var: Biri Tanabay biri de Gülsarı. İkisinin de hayatını aslında iki saatlik bir süreçte görüyoruz. Daha çok bir iç hesaplaşma halinde ilerliyor kitap; tabii bunun yanında da dönemin siyasi rejiminin -komünizmin- dağılması ve çöküşü de işlenmiş. Özet olarak yine samimi bir dille dönemine ayna tutmuş Aytmatov. İyi ki de tutmuş!