venüste uyandım

venüste uyandım
@Venusteuyandim
Sara, "Ne olur söyleyin Doktor, durumu çok tehlikeli mi? Hiç mi ümit kalmadı?" diye soruyor sık sık. Soruyu işitiyorum da, yanıtı duyamıyorum nedense. Ne gam! Duymasam da biliyorum ben yanıtı. Umut yok. Onların anladığı mânâda, yok umut. Oysa benim yüreğim kıpır kıpır, umut dolu. Heyecan verici, mutlu bir yolculuğun başındaymışım gibi... Sanki burada kıpırdamadan, konuşmadan, yemeden, içmeden yatadururken, biri, valizime en sevdiğim giysilerimi, ayakkabılarımı, yüzüklerimi, hatta o dünyanın parasına aldığım has ipek bordo şalımı, ayrıca çamurlarımı, yontularımı ve fırınımı yerleştiriyor. Amma da attım, fırın valize sığar mı hiç? Ama sığıyor işte... Bu yolculuk sırasında tek bir eksiğimin bile kalmaması için, o sihirli el, her şeyimi derdest edip valize sığdırıveriyor. Zamanı geldiğinde, pencereden beni gözleyen kocaman kuşla değil, halamla da değil, bu yatağa düşmeden birkaç gün önce ellerimde şekillendirdiğim son sığırcık kuşumla birlikte, ufka doğru, gönül kanatlarımı çırparak uçacağım. Turkuaz sonsuzluğa...
Reklam
Ayrılık ne biliyor musun? Ne araya yolların girmesi, ne kapanan kapılar, ne yıldız kayması gecede, ne ceplerde tren tarifesi, ne de turna katarı gökte. İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık! İpi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini, birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine. Ardında dünyalar ışıyan camlar dururken, duvarlara dalıp dalıp gitmesi. Türküsünü söylecek kimsesi kalmamak ayrılık. Saçına rüzgar, sesine ışık düşürememek kimsenin. Çiçekçilerden uzağa düşmesi insanın yolunun. Güneşin bir ceza gibi doğması dünyaya. İki adımdan biri insanın, sevincin kundakçısı, hüznün arması ayrılık. O küçük ölüm! Usta dokunuşlarla bizi büyük ölüme hazırlayan. Ayrılık, o köpüklü öpüşlerin ardından gidip ağzını yıkadığında başlamıştı. Ben bulutları gösterirken, ‘bulmacanın beş harfli yemek sorusuna’ yanıt aramanla halkalanmış, ‘Aşkın şarabının ağzını açtım, yar yüzünden içti murt bende kaldı’ türküsü tenimde düğümlenirken, odadan çıkışınla yolunu tutmuş, Dağlarda öldürülen çocukların fotoğraflarını bir kenara itip,
“Kötülük ve iyilik gerçeğin iki yüzüdür. bir söz hakikat olduktan sonra kötülüğün tasviri de bazen iyilik doğurur.”
Belki de önemli olan gidilecek yer ya da güzergâh değil, gitme fikrinin kendisi. Daimi göçebelik. Bir öte diyar fikri bakidir içimizde. Kimileri cennetteki tuba ağacı misali. Kökleri var, var olmasına da toprağa bağlı değil, havada, yukarıda. Kimilerinin kökleri göçebe. Ben ağaçlardan en çok tuba ağacına yakın hissettim hep kendimi.
Onu hiç kimsenin anlayamadığı bir şekilde anlayacağımdan, onun ruhunun kendisinin bile farkına varmadığı derinliklerine süzüleceğimden eminim. Ve O da benim ruhumda benim bile bilmediğim şeyler keşfedecektir. Onu kendi vücudumun bir parçası gibi ve her gün biraz artan muhabbetle seveceğimi biliyorum. Ve Onu birçoklarının aklından bile geçiremeyeceği bir saadete götüreceğimi zannediyorum. Ona her şeyimi, her şeyimi vermek istiyorum. Onda kendi dimağımın izlerini, kendi eserimi görünceye kadar vermek... Ve bu benim tarafımdan yapılmış bir fedakarlık değildir. Vermek burada benim için bir saadet olacaktır. ... Acaba o... Bana elini verecek mi ?.. " Hayır... "
Reklam