Lenin bu kitap için kendimi altıncı koğuşta gibi hissettim demiş ben de aynı hissi yaşadım nedense ve kendimi, kendimi kanıtlamaya çalışırken buldum. 68 sayfalık kısacık bir öykü fakat bitirdiğinizde çok şey almış olduğunuzu fark ediyorsunuz. Bu kitap nedense bana ilk önce Stefan Zweig’in Mecburiyet adlı öyküsünün havasını verdi daha sonra da sanırım İvan Dmitriç’in deliliğe dair tespitlerinden ötürü Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü’süne götürdü. Bir de Zindan Adası filmini hatırlattı ben deliyle akıllıyı ayırt etmeye çalışırken. Öyküye tekrar gelicek olursak bu kısım okumayanlar için biraz spoiler içerebilir. Kitapta bir doktor ve bir hastanın konuşmalarını görüyoruz bir tarafta İvan Dmitriç’in de dediği gibi rahat bir hayat yaşamış, hayatın zorlukları hakkında fikir sahibi olmayan, hayata dair bilgisini yalnızca okuduğu kitaplardan, dergilerden sağlayan doktor Andrey Yefimıç:
ve öte tarafta onun hastası olan hayatın türlü zorluklarını yaşamış, aynı zamanda kendini geliştirmiş, yetiştirmiş sadece bir anlık:
‘’ Şimdiye kadar hiç suç işlemediğini biliyordu ve gelecekte de kimseyi öldürmeyeceğimin garantisini verebilirdi Ancak kazara ya da gayriihtiyari bir suç işlemek zor muydu? Bir karalamaya maruz kalmak ya da adli bir hatanın kurbanı olmak gerçekten mümkün değil miydi?’’ diye düşünmesiyle içini devamlı saran bir korkuyla altıncı koğuşta buluyor kendini ve doktoruna şunu soruyor doktoruna:
‘’Evet, hastayım. Ancak siz de biliyorsunuz ki onlarca hatta yüzlerce deli özgürce dışarda dolaşıyor, çünkü cehaletiniz yüzünden onları sağlıklı olanlardan ayırt edemiyorsunuz. Neden ben ve bu zavallı insanlar, günah keçisi gibi burda oturmak zorunda?’’
doktoru ise:
‘’Zararlı bir işe hizmet ediyorum ve aldattığım insanlar için aylık alıyorum. Namuslu değilim, ama ben tek